Umutsuz ve uykusuz,aç ve zayıf;sessiz.
Biz hep tek başınaydık.
Anlatamadık,söyleyemedik,hep en inceden gittik,kaybettik.
Maviyi avuçlayamadık.
iki satırı bir araya getirip de bir şey yazamadık,yetenekli olamadık.
biz hep kararlı göründük,ama hiç öylelerden olamadık.
Aynalara baktık,rollerimize iyice alıştık,kendimizle ve acıkmış zavallı zihnimizle kaynaştık.kaynaştıkça saldık,belki kaybedenlerden olduk.
Kaybettikçe içimiz oyuldu,hiç söyleyemedik.
Biz hep hiçleri severiz.
…
Biz hep en mahçup,en çekingen,en zavallıları oynadık,anlaşılamadık.
Bir camın kırılışı gibi ses ve şıngırtı çıkararak parçalara ayrıldık,ya büyük bir ustalıkla kimvurduya getirip ört pas ettik,ya da duyurmayı beceremedik.
Zavallılığımızı,gözyaşlarımızı saklayıp,gizlemeyi hep marifet bildik;
Çünkü,biz böyle güçlenenlerdendik.
…
18 sene geçti,hep denizi gördü evimiz,ama biz pencereden bakma becerisini gösterip denizi göremeden,gamsız dalgaların üzerinden geçen küçük kayıkları düşledik.
Ellerimizle gökyüzünü avuçladık,kendimizi yemyeşil ağaçlar sandık,aldandık.
Uyku ne dinlendiriciydi.
Mahçupluğumuz en belirgin kılıfımız oldu.ağlayıp ağlayıp küçük bir çocuk hayal ettik.saçlarını kokladık,içimize dolan o sonsuz masumiyetle ve soyunmuşlukla dizlerimizi karnımıza çektik,zehirlenir gibi uykuya daldık,uyumaya çalıştık.çok geçmedi,korkunç bir beyin patlamasıyla uyandık.
Yani,biz,bunu da beceremedik.
Biz,ben ve kendim,pek bir işe yaramaz,paslanmış demir cihazlara benzeriz.
Bizi pek kimse bilmez,sevmez,tanımaz etmez…
Monday, August 13, 2007
Sunday, June 24, 2007
Göğsümün kızıl gülü
Göğsümün kızıl gülü çatlattı bağrımı,deldi de çıktı gün ışığına,tohum oldu,açmaya meğillendi de ne oldu,anlamadım ki…mevsimin miydi,sana haydi yeşer diyen oldu mu da yeşillenmeye heves ettin ey gülüm.buğday yakan rüzgarlarına kulak asmayacak kadar ne vardı.daha dalındayken yanmaya,solmaya yeminliydin madem,niyeydi bu telaş?açtın soldun da ağlattın ya,bir de çatır çatır yaktın geçtin bağrımı.kızıllık saklanmıyor.
Hasretimin yıllardan beri bel bağladığı
Mutluluk;hasretimin yıllardan beri bel bağladığı…mutluluk,benim kafamda hep bir hayaldi.adını koyamazdım.içine kimseyi koyamazdım.hep yalnız olduğum,kimsesiz,öznesiz,içinde kimsenin olmadığı bir hayal.anlık geçişlerle kıskaca alınan bir duyguydu benim için mutluluk.
içimde afacan bir ufaklık,bana hiç rahat vermedi.güvenle içinde kaybolacağım bir kucağı;iç alemimdeki,benim bile kullanmaya cesaret edemediğim fırçalarım,boya malzemelerimle izinsiz bir şekilde resmetti,bıraktı avuçlarıma defolup gitti.buna engel olamadım.ona bir tokat atamadım.bunun devamındaysa düşlediğim,hayal ettiğim anlamların çokluğu ve renkliliği,güzelliğiyle eş değer ölüm gibi sessiz bir uykuya mahkum oldu yaşamım.çünkü o resim öyle güzeldi ki…
Bu bir yolculuk.beynimin cehenneminin bir yolculuğu.kırılmış bir geceden kalan bu sabah uyandığımdaysa biliyorum ki umuda dair söylediğim şarkılarımın artık bir çoğu yok.kim bilir,onları belki de birlikte bir daha hiç söyleyemeyeceğiz.hayatta kalmak için,bu fikre kendimi alıştırmalıyım.içimde korkunç bir yalnızlık duygusu ve kırılmışlık,hayretle beni izleyen duvarlarım....gözlerimde tatlı tatlı biriktirdiklerim değil,düşlediğim anlamların kırılmış dökülmüş,ve örselenmişlikleri var.
Ah,hasretimin yıllardan beri bel bağladığı şey…ben bu sefer çılgın bir kararlılıkla olacak sandıydım seni.bıraktın yine bileğimi en lazım yerinde.işin kötüsü,bu diz çöküşümü anlatmak için kelimeler bile yetmiyor.sen canımı çok ayrı yaktın bu sefer.yerine ne koysam dolmayacak kadar,kıyametler kadar çok yaktın.
içimde afacan bir ufaklık,bana hiç rahat vermedi.güvenle içinde kaybolacağım bir kucağı;iç alemimdeki,benim bile kullanmaya cesaret edemediğim fırçalarım,boya malzemelerimle izinsiz bir şekilde resmetti,bıraktı avuçlarıma defolup gitti.buna engel olamadım.ona bir tokat atamadım.bunun devamındaysa düşlediğim,hayal ettiğim anlamların çokluğu ve renkliliği,güzelliğiyle eş değer ölüm gibi sessiz bir uykuya mahkum oldu yaşamım.çünkü o resim öyle güzeldi ki…
Bu bir yolculuk.beynimin cehenneminin bir yolculuğu.kırılmış bir geceden kalan bu sabah uyandığımdaysa biliyorum ki umuda dair söylediğim şarkılarımın artık bir çoğu yok.kim bilir,onları belki de birlikte bir daha hiç söyleyemeyeceğiz.hayatta kalmak için,bu fikre kendimi alıştırmalıyım.içimde korkunç bir yalnızlık duygusu ve kırılmışlık,hayretle beni izleyen duvarlarım....gözlerimde tatlı tatlı biriktirdiklerim değil,düşlediğim anlamların kırılmış dökülmüş,ve örselenmişlikleri var.
Ah,hasretimin yıllardan beri bel bağladığı şey…ben bu sefer çılgın bir kararlılıkla olacak sandıydım seni.bıraktın yine bileğimi en lazım yerinde.işin kötüsü,bu diz çöküşümü anlatmak için kelimeler bile yetmiyor.sen canımı çok ayrı yaktın bu sefer.yerine ne koysam dolmayacak kadar,kıyametler kadar çok yaktın.
Tuesday, May 29, 2007
Başlığı olmak zorunda değil
Soluksuz bir vakti yaşıyorum yine.Peki niye bir şey yazamıyorum?böyle zamanlarda gereksiz derecede arabeskleşip iğrençleştiğimi düşündüğümden mi?ama acıyı anlatmayı nasıl becerebilirim ki?işte yeteneklerimden ve bildiklerimden soyutlandığımı sandığım işe yaramaz bir zaman daha.
Düşe kalka yürümeye çalışıyorum.attığım her adımda ayak izimi arıyorum.biri varsa öteki yok her birinin.hemen dibimde bir tren yolu geçiyor.kuzey ve güney yönlü trenler gelip gidiyor.yaptığım anlık ince bir kayış sonum olmaya yetebilir.gece trenleridir bunlar.hiç tanıyıp bilmediğin biri bütün geliş gidiş saatlerini,rotalarını,uğrayıp kalkacakları yerleri,ve nerede kaçar saat bekleyeceklerini düzenlemiştir bunların.sen bilemezsin.elinden gelen tek şey onların peşlerinde ufalanmaktır.ama eğer şansın varsa istediğin bir tanesine kapak atıp,istediğin bir vagonda yolculuk yapma fırsatını edinebilirsin.
benim ritmik çalgılarımsa güneyden geliyor.benim için can güneyde akıyor.trenlerden güney yönlü hareket yapanların birine kendimi atıp hayatımı kurtarmam gerek.bunun idrakı bir şimşeğin ışıltısı kadar belirgin beynimde.ya da biri camdan el uzatsın bana…
peki binmeye çalışırken altında kalırsam trenin ne olur benim halim?ezilerek can verebilirim bu seferde.durduğum yerin rotası yok.kimse de bilip yanaşmıyor zaten. kuzey seferlerinden birine posta yemek sonum olacak farkındayım.biliyorum,soğuktan ölüp giderim vardığım yerde.allahım,güneyi düşlerken kuzeye vurma beni…
rengarenk boyadığım anlamların altında eziliyorum yine.halbuki buraya kadar nasıl geldiysen sal kendini öteye kadar da öyle git değil mi?beynimi resetlemenin bir yolu olsaydı keşke.büyük bir beyin travmasıyla sormadan,anlamadan,içimdeki karadenizde boğulmaksızın,varla yok arasında birkaç gün geçirebilseydim.çektiğim yalın bir ıstırap boğazımdaki.peki neden normal insanların yaşadığı gündelik duygular bana anlık uğrayışlarda bulunup geri kaçıyor?ya da onların yabancısı olduğu yabani ve ipe sapa gelmez duygular benim normalim oluyor?
bir kötü melek boğazımı sıkıyor.sesimi kimse duymuyor.hüzün akıyor gözlerimden.gururumdan kimseden yardım dileyemiyorum.gözyaşlarımdan çok utanıyorum.içimde asi ve baş eğmez bir Karadeniz uyuyor.hiç dinmeyecek acımaz dalgaları içimi kırıp geçiriyor.bu kadar kırılıp dökülmek olmaz…canım çok acıyor…
Gece bu kıyımı bana kaçıncı kez yapıyor?ve ben kaçıncı kez uykumdan korkup,birilerinden yardım bekliyorum?ama biliyorum ki kimse sırtlayıp götürmeyecek beni.ve ben tıpış tıpış yastığıma sığınacağım yine.bu korkaklığım hiç dinmeyecek mi?ben bu sığınmak konusundaki yılmaz ihtiyacımı yırtıp,ne zaman büyüyeceğim?en şeritsiz yollarda dahi,bir yanı bilinmez virajlarda,sarsılmadan dimdik durmayı bilmeli insan.fakat tam tersine,benim bu konudaki su götürmez zavallılığıma da diyecek yok hani.halbuki;mütevazi mutluluklar ve zihinsel bir ferahlık diliyorum yalnızca.peki tüm bunlara varmadan önce şu kırılıp dökülmeleri,dağılıp toparlanmaları ve dipsiz kuyulara batıp çıkmaları kim şart koşmuş?bütün bu can çekişmeler,ölçüsü kişiye göre değişecek bir bedel mi yani?hayır,ben bu bedeli kabul etmiyorum.
İşte ben tüm bunları sırtlayıp altından kalkabildiğimi sandığım o eşsiz an geldiğinde,parçalarını eksiksiz tamamlamaya çalıştığım bir pazılın son hamlesinde,bir dişlisinin eksik çıkmasından korkuyorum.isteklerim ve umutlarımın dışında bir kentte gözlerimi açmaktan.boşa yaşanacağını sandığım yıllardan.yaşamımdan korkunç bir zaman dilimini çalıp gideceğini bildiğim bir sızıdan.yanlış bir trene zoraki adım atmaktan.sadece olmak istediğim yerde olmayı istiyorum.ilahi anlamda üzerime düşen sayısı belirsiz birkaç yakarış varsa da,hiç uyku bilmeden hepsini yapmaya hazırım…
Düşe kalka yürümeye çalışıyorum.attığım her adımda ayak izimi arıyorum.biri varsa öteki yok her birinin.hemen dibimde bir tren yolu geçiyor.kuzey ve güney yönlü trenler gelip gidiyor.yaptığım anlık ince bir kayış sonum olmaya yetebilir.gece trenleridir bunlar.hiç tanıyıp bilmediğin biri bütün geliş gidiş saatlerini,rotalarını,uğrayıp kalkacakları yerleri,ve nerede kaçar saat bekleyeceklerini düzenlemiştir bunların.sen bilemezsin.elinden gelen tek şey onların peşlerinde ufalanmaktır.ama eğer şansın varsa istediğin bir tanesine kapak atıp,istediğin bir vagonda yolculuk yapma fırsatını edinebilirsin.
benim ritmik çalgılarımsa güneyden geliyor.benim için can güneyde akıyor.trenlerden güney yönlü hareket yapanların birine kendimi atıp hayatımı kurtarmam gerek.bunun idrakı bir şimşeğin ışıltısı kadar belirgin beynimde.ya da biri camdan el uzatsın bana…
peki binmeye çalışırken altında kalırsam trenin ne olur benim halim?ezilerek can verebilirim bu seferde.durduğum yerin rotası yok.kimse de bilip yanaşmıyor zaten. kuzey seferlerinden birine posta yemek sonum olacak farkındayım.biliyorum,soğuktan ölüp giderim vardığım yerde.allahım,güneyi düşlerken kuzeye vurma beni…
rengarenk boyadığım anlamların altında eziliyorum yine.halbuki buraya kadar nasıl geldiysen sal kendini öteye kadar da öyle git değil mi?beynimi resetlemenin bir yolu olsaydı keşke.büyük bir beyin travmasıyla sormadan,anlamadan,içimdeki karadenizde boğulmaksızın,varla yok arasında birkaç gün geçirebilseydim.çektiğim yalın bir ıstırap boğazımdaki.peki neden normal insanların yaşadığı gündelik duygular bana anlık uğrayışlarda bulunup geri kaçıyor?ya da onların yabancısı olduğu yabani ve ipe sapa gelmez duygular benim normalim oluyor?
bir kötü melek boğazımı sıkıyor.sesimi kimse duymuyor.hüzün akıyor gözlerimden.gururumdan kimseden yardım dileyemiyorum.gözyaşlarımdan çok utanıyorum.içimde asi ve baş eğmez bir Karadeniz uyuyor.hiç dinmeyecek acımaz dalgaları içimi kırıp geçiriyor.bu kadar kırılıp dökülmek olmaz…canım çok acıyor…
Gece bu kıyımı bana kaçıncı kez yapıyor?ve ben kaçıncı kez uykumdan korkup,birilerinden yardım bekliyorum?ama biliyorum ki kimse sırtlayıp götürmeyecek beni.ve ben tıpış tıpış yastığıma sığınacağım yine.bu korkaklığım hiç dinmeyecek mi?ben bu sığınmak konusundaki yılmaz ihtiyacımı yırtıp,ne zaman büyüyeceğim?en şeritsiz yollarda dahi,bir yanı bilinmez virajlarda,sarsılmadan dimdik durmayı bilmeli insan.fakat tam tersine,benim bu konudaki su götürmez zavallılığıma da diyecek yok hani.halbuki;mütevazi mutluluklar ve zihinsel bir ferahlık diliyorum yalnızca.peki tüm bunlara varmadan önce şu kırılıp dökülmeleri,dağılıp toparlanmaları ve dipsiz kuyulara batıp çıkmaları kim şart koşmuş?bütün bu can çekişmeler,ölçüsü kişiye göre değişecek bir bedel mi yani?hayır,ben bu bedeli kabul etmiyorum.
İşte ben tüm bunları sırtlayıp altından kalkabildiğimi sandığım o eşsiz an geldiğinde,parçalarını eksiksiz tamamlamaya çalıştığım bir pazılın son hamlesinde,bir dişlisinin eksik çıkmasından korkuyorum.isteklerim ve umutlarımın dışında bir kentte gözlerimi açmaktan.boşa yaşanacağını sandığım yıllardan.yaşamımdan korkunç bir zaman dilimini çalıp gideceğini bildiğim bir sızıdan.yanlış bir trene zoraki adım atmaktan.sadece olmak istediğim yerde olmayı istiyorum.ilahi anlamda üzerime düşen sayısı belirsiz birkaç yakarış varsa da,hiç uyku bilmeden hepsini yapmaya hazırım…
Her şeyi şeytan yaptırdı.
İçim içimde duramıyor yine.gidemediğim,hiç olmadığım yerlerde olmayı istiyorum.yakıp kavuran,belki adım adım yaklaştıkça da korkutan bir istek bu.bedenimin aciz ve sefil kıvranışları,karadenizin asi ve kararlı çırpınışlarıyla birleşince akıl almaz çelişkilerin ortasına düşüyorum yine.olmuyor,ikisi birlikte gitmiyor.bir yanında kar fırtınaları esip gürlerken,bir tarafında bahar güneşiyle umuda boyun çeviren bir çiçek nasıl hüküm giymişse ezilip solmaya,öyle bir ikilem bu.çoğu zaman kafamda çakıp duran şimşeklere karşı aciz ve dur diyemez kalıyorum.bu susuşum ömrüm boyunca peşimi bırakmayacak,biliyorum.
Değip geçmek değil,dokunup yok olmak değil,yürüdüğüm yollarda kaybolmayan izler bırakmak istiyorum.
Eğitim…bu iş çok uzun,ardı arkası hiç dinmeyen ve zorlu bir süreç.bu süreci deli bir ateş gibi başlatmak istiyorum.lokomotif olmak ve ardımdan gelenlerin de bu süreci devam ettirmelerini sağlamak istiyorum.
İnsanlığa ve kardeş olmaya batıp çıkmak istiyorum.bu işi inanarak yapmak ve hırsımdan kavrulmak istiyorum.
Bir deryadır köy insanı.oturup sohbetlerin kuyusunu kazmak istiyorum.kendimden olmayanlarla birlikte olmak ve tanımak istiyorum.vermek,almak,bu uzun soluklu işi yüreklilikle sırtlayabilmek istiyorum.
Omuz omuza halaylarda pişmek,büyümek istiyorum.insanlara bakıp kendime; “tüh senin kalıbına ulan,değil bir şey bilmek,sıfır noktasında bile değilsin sen” demek istiyorum.aramda ne bir cam,ne bir duvar…insanlarla yürek yüreğe olabilmek istiyorum.
Yorulmak nedir bilmemek istiyorum.bu sözcük lugatımda yazmamalı.
Görevimi yaptığım okulda çocuklarımla birlikte olmayan camlara muşamba bağlamak istiyorum.hane hane dolaşıp mektebime çocuk toplamak istiyorum.çok kapalı bir sosyo kültürel yapının ürünleri olan bu çocukların içinden yüksek mühendis,müzisyen,doktor,mimar,öğretmen vb…meslek gruplarında görev alabilecek kapasitede çoğu çıkacaktır.ve ben belki de(ne yazık ki)onları bu meslek dallarında var oldurmaya yetemeyebilirim.başaramayabilirim.fakat eğitimin uzun ve devamı gelir bir süreç olduğunu söyledim ya,benim lokomotif olarak başlattığım bu sürecin devamını onlar getirmeli.ve ben bu yeni adımda kendimi gökkubeye ermiş kadar uçar hissetmeliyim.işte bu meslek gruplarında bulunamayan kendileri birer birer çocuklarını okutmalılar.ve süreç rotasında ilerleyen ağır bir gemi gibi işleyebilmeli.devamı gelmeli.devamı geliyorsa zaten,ben başarılı bir eğitimciyimdir.
Bunların hiç biri olmaz,olmayacak,biliyorum.çok romantiğim,kahretsin…böyle bir dünya yok.mutlu huzur yok.huzurla uyumayı özlemek var.Hep soru işaretleri var.bildiklerinin bilemediklerinden az olduğu var.cehennemin dibine kadar gidesi lanet yol çizgileriyse birleşmeye değil,ayrılığa gidiyor.
Hep yalnızlık var,düşlere değil,ölmeye yatmak var.bulantı var,kusma var.
Benim gibi salakların yüzlerinde taşıdıkları,asılı kalmış,münasebetsiz tuz taneleri var.o tuz taneleriniyse korkmadan paylaşabilmenin çok zor olduğu var.ürkmek var,çekinmek var.sokulamamak var.gücünü toparlayamamak var.kaçmak var.kaçtıkça rahatladığını hissederken,aslında kaybediyor olmak var.canını canına alan kimse yok,kapı dibinde beklemek ve soğukta donarak ölmek var.özlemek var.hiç dinmemek var.
ve…akıllarda hep o şarkı var..
O şarkıyıysa sen aptaldan başka duyan tek bir Allahın kulu bile yok.belki de ömrünün sonuna dek de kimse duymayacak.sense o şarkıyı söylediğin için gözü yaşlı fukara bir soytarının tekisin.
Seni kimse koynuna alıp büyütmeyecek,aptal olma lütfen.özlediğini belli etme,çünkü bu kudretli ve can alıcı duygunun aynı oranda cevap bulmadığını biliyorsun.senin canını kimse özlemeyecek.var olduğuna kimse inanmak istemeyecek.var olduğuna kimse sevinmeyecek.aptal olma.
Kötüler hep kazanacak.iyilerse ellerinde yitirilmiş ve belki de hiç söylenmemiş şarkılarıyla yol çizgilerinde asılı kalacak.hayatlarına kimseyi alamayacak.kimsenin hayatında da yer tutamayacak.hep yadırganacaklar.hep ötede kalacaklar.kötülerse hep mutlu ve huzurlu olacak.her kötünün mutlaka bir meleği olacak.bir iyiyse ancak bir şeytanla geçirebilecek ömrünü.onun merhamet,sevgi,fedakarlık,özlemek,inanç ve umut duygularını kabartıp,sonrasında onu yarı kolda sap gibi bırakıp gidecek olan kahrolası bir yaratıkla,şeytanla yaşayacak.şeytan hep kanına sokulacak.iyinin bedeni bir savaş alanı,şeytansa yüreğinde.şeytan kışkırtacak,şeytan kabartacak,şeytan aşka dokunduracak,şeytan özletecek.ah şeytan.nerden girdin kanıma!defol git başımdan.pis şeytan.
Değip geçmek değil,dokunup yok olmak değil,yürüdüğüm yollarda kaybolmayan izler bırakmak istiyorum.
Eğitim…bu iş çok uzun,ardı arkası hiç dinmeyen ve zorlu bir süreç.bu süreci deli bir ateş gibi başlatmak istiyorum.lokomotif olmak ve ardımdan gelenlerin de bu süreci devam ettirmelerini sağlamak istiyorum.
İnsanlığa ve kardeş olmaya batıp çıkmak istiyorum.bu işi inanarak yapmak ve hırsımdan kavrulmak istiyorum.
Bir deryadır köy insanı.oturup sohbetlerin kuyusunu kazmak istiyorum.kendimden olmayanlarla birlikte olmak ve tanımak istiyorum.vermek,almak,bu uzun soluklu işi yüreklilikle sırtlayabilmek istiyorum.
Omuz omuza halaylarda pişmek,büyümek istiyorum.insanlara bakıp kendime; “tüh senin kalıbına ulan,değil bir şey bilmek,sıfır noktasında bile değilsin sen” demek istiyorum.aramda ne bir cam,ne bir duvar…insanlarla yürek yüreğe olabilmek istiyorum.
Yorulmak nedir bilmemek istiyorum.bu sözcük lugatımda yazmamalı.
Görevimi yaptığım okulda çocuklarımla birlikte olmayan camlara muşamba bağlamak istiyorum.hane hane dolaşıp mektebime çocuk toplamak istiyorum.çok kapalı bir sosyo kültürel yapının ürünleri olan bu çocukların içinden yüksek mühendis,müzisyen,doktor,mimar,öğretmen vb…meslek gruplarında görev alabilecek kapasitede çoğu çıkacaktır.ve ben belki de(ne yazık ki)onları bu meslek dallarında var oldurmaya yetemeyebilirim.başaramayabilirim.fakat eğitimin uzun ve devamı gelir bir süreç olduğunu söyledim ya,benim lokomotif olarak başlattığım bu sürecin devamını onlar getirmeli.ve ben bu yeni adımda kendimi gökkubeye ermiş kadar uçar hissetmeliyim.işte bu meslek gruplarında bulunamayan kendileri birer birer çocuklarını okutmalılar.ve süreç rotasında ilerleyen ağır bir gemi gibi işleyebilmeli.devamı gelmeli.devamı geliyorsa zaten,ben başarılı bir eğitimciyimdir.
Bunların hiç biri olmaz,olmayacak,biliyorum.çok romantiğim,kahretsin…böyle bir dünya yok.mutlu huzur yok.huzurla uyumayı özlemek var.Hep soru işaretleri var.bildiklerinin bilemediklerinden az olduğu var.cehennemin dibine kadar gidesi lanet yol çizgileriyse birleşmeye değil,ayrılığa gidiyor.
Hep yalnızlık var,düşlere değil,ölmeye yatmak var.bulantı var,kusma var.
Benim gibi salakların yüzlerinde taşıdıkları,asılı kalmış,münasebetsiz tuz taneleri var.o tuz taneleriniyse korkmadan paylaşabilmenin çok zor olduğu var.ürkmek var,çekinmek var.sokulamamak var.gücünü toparlayamamak var.kaçmak var.kaçtıkça rahatladığını hissederken,aslında kaybediyor olmak var.canını canına alan kimse yok,kapı dibinde beklemek ve soğukta donarak ölmek var.özlemek var.hiç dinmemek var.
ve…akıllarda hep o şarkı var..
O şarkıyıysa sen aptaldan başka duyan tek bir Allahın kulu bile yok.belki de ömrünün sonuna dek de kimse duymayacak.sense o şarkıyı söylediğin için gözü yaşlı fukara bir soytarının tekisin.
Seni kimse koynuna alıp büyütmeyecek,aptal olma lütfen.özlediğini belli etme,çünkü bu kudretli ve can alıcı duygunun aynı oranda cevap bulmadığını biliyorsun.senin canını kimse özlemeyecek.var olduğuna kimse inanmak istemeyecek.var olduğuna kimse sevinmeyecek.aptal olma.
Kötüler hep kazanacak.iyilerse ellerinde yitirilmiş ve belki de hiç söylenmemiş şarkılarıyla yol çizgilerinde asılı kalacak.hayatlarına kimseyi alamayacak.kimsenin hayatında da yer tutamayacak.hep yadırganacaklar.hep ötede kalacaklar.kötülerse hep mutlu ve huzurlu olacak.her kötünün mutlaka bir meleği olacak.bir iyiyse ancak bir şeytanla geçirebilecek ömrünü.onun merhamet,sevgi,fedakarlık,özlemek,inanç ve umut duygularını kabartıp,sonrasında onu yarı kolda sap gibi bırakıp gidecek olan kahrolası bir yaratıkla,şeytanla yaşayacak.şeytan hep kanına sokulacak.iyinin bedeni bir savaş alanı,şeytansa yüreğinde.şeytan kışkırtacak,şeytan kabartacak,şeytan aşka dokunduracak,şeytan özletecek.ah şeytan.nerden girdin kanıma!defol git başımdan.pis şeytan.
Saturday, March 31, 2007
Yaprak dalından nasıl düşermiş duyduğum,ilk andı bu gece
"hiç bir anını tanımlamaya kalkmadan kısacık ömürler biçiyoruz kendimize,
sonra yolculuklara çıkıyoruz,
bir kentten ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını"
...
Hiç görülmeyecek kadar ufak parçalara ayrılmalıyım şuan.Utanmışlığımı ancak bu paklar.Biz normal insanların ne kadar küçük hesaplar yaparak ve aldanarak,yalnızca ceplerini doldurma telaşı içinde kendi payına ve bencilce yaşadığının idrakına iyice vardığım şu vakit ben bütün rezilliğimle birlikte yok olmalıyım.Biri çıkıp söylesin;kardeşim kilometrelerce uzakta ölümün acımaz soluğunu yaşıyorken,kaybediyorken,hayatla yüzleşiyorken,biz burda,kendi çapımızda nelerle uğraşıyoruz,neyin hesabını yapıyoruz?Ağaçların tek bir gecede yapraklanacağı,baharın bir anda geleceği zamanı mı bekliyoruz?
Yapraklanacakmış;
Tek bir gecede!
Bahar gelecekmiş,
Tek bir gecede!
!!!!!!!!
Öyleyse biz ahmaklarız.(ya da edilebilecek her türlü hakareti hak edenlerdeniz).Zaten başından beri insanoğlunun ne kadar düşmüş,ne kadar sefil bir yaratık olduğuna dair içimde hiç yılmayan bir inanç vardı.
Kardeşimin imdat çığlıkları sadece kendisini tanıyanlar için değil,bütün insanlık için yükseliyordu.Bense kendi kendime icat ettiğim,dipsiz gecelerin bitimsiz derinliklerinde salak gibi dolanıp duruyordum.İcat edilmişlerin,tabiat kanunlarının önüne asla geçemeyeceği gerçeğini biliyor oluşum;utanmışlığımın,rezilliğimin ve suçluluğumun oranını bir kat daha arttırıyor.
Kardeşimin imdat çığlıklarını duyan herkes gelmeli.
birileri ortak olsun.bu gece,cehennem uykusuna yatmış bu kenti ateşe vermeliyiz.Kül rengi griliklerle örtülmeli bu ahmaklar sürüsünün yüzleri.bu akıllılık budalalarını kıvılcımlara emanet edip uzaktan izlemeliyiz.Hiç kimse bu acıyı duymadan yaşlanmak için vakit geçirmemeli.Ya da toptan lanetlemeliyiz hepsini.canımın çok acıdığı,yok olurcasına inceldiğim bu gece,bu şehre rahat vermek gelmiyor içimden.bencillikten deliriyorum.nefretim öyle ağır ki aynaya bakmaya korkuyorum.
Yarın oldu şimdiden.zaman akıp gidiyor.güneş doğacak yeniden,ay çökecek çok geçmeden.alacakaranlık geliyor…gece yeniden aralanıyor……yatışıyor…karanlığı delerken iç çekişler,bir yanda bir şeyler her daim yatışıyor…ne korkunç bir esaret değil mi,piç olmuş hesaplarımızı alt edemeden,güç kavgasından ve gündelik hesaplarımızdan sıyrılmayı beceremeden nefes almak.
sonra yolculuklara çıkıyoruz,
bir kentten ötekine giderken özlüyoruz bir başkasını"
...
Hiç görülmeyecek kadar ufak parçalara ayrılmalıyım şuan.Utanmışlığımı ancak bu paklar.Biz normal insanların ne kadar küçük hesaplar yaparak ve aldanarak,yalnızca ceplerini doldurma telaşı içinde kendi payına ve bencilce yaşadığının idrakına iyice vardığım şu vakit ben bütün rezilliğimle birlikte yok olmalıyım.Biri çıkıp söylesin;kardeşim kilometrelerce uzakta ölümün acımaz soluğunu yaşıyorken,kaybediyorken,hayatla yüzleşiyorken,biz burda,kendi çapımızda nelerle uğraşıyoruz,neyin hesabını yapıyoruz?Ağaçların tek bir gecede yapraklanacağı,baharın bir anda geleceği zamanı mı bekliyoruz?
Yapraklanacakmış;
Tek bir gecede!
Bahar gelecekmiş,
Tek bir gecede!
!!!!!!!!
Öyleyse biz ahmaklarız.(ya da edilebilecek her türlü hakareti hak edenlerdeniz).Zaten başından beri insanoğlunun ne kadar düşmüş,ne kadar sefil bir yaratık olduğuna dair içimde hiç yılmayan bir inanç vardı.
Kardeşimin imdat çığlıkları sadece kendisini tanıyanlar için değil,bütün insanlık için yükseliyordu.Bense kendi kendime icat ettiğim,dipsiz gecelerin bitimsiz derinliklerinde salak gibi dolanıp duruyordum.İcat edilmişlerin,tabiat kanunlarının önüne asla geçemeyeceği gerçeğini biliyor oluşum;utanmışlığımın,rezilliğimin ve suçluluğumun oranını bir kat daha arttırıyor.
Kardeşimin imdat çığlıklarını duyan herkes gelmeli.
birileri ortak olsun.bu gece,cehennem uykusuna yatmış bu kenti ateşe vermeliyiz.Kül rengi griliklerle örtülmeli bu ahmaklar sürüsünün yüzleri.bu akıllılık budalalarını kıvılcımlara emanet edip uzaktan izlemeliyiz.Hiç kimse bu acıyı duymadan yaşlanmak için vakit geçirmemeli.Ya da toptan lanetlemeliyiz hepsini.canımın çok acıdığı,yok olurcasına inceldiğim bu gece,bu şehre rahat vermek gelmiyor içimden.bencillikten deliriyorum.nefretim öyle ağır ki aynaya bakmaya korkuyorum.
Yarın oldu şimdiden.zaman akıp gidiyor.güneş doğacak yeniden,ay çökecek çok geçmeden.alacakaranlık geliyor…gece yeniden aralanıyor……yatışıyor…karanlığı delerken iç çekişler,bir yanda bir şeyler her daim yatışıyor…ne korkunç bir esaret değil mi,piç olmuş hesaplarımızı alt edemeden,güç kavgasından ve gündelik hesaplarımızdan sıyrılmayı beceremeden nefes almak.
Saturday, February 10, 2007
dünyada bir yerlerdesin sen
Ben uğruna can feda olunası bir sürgünü bekliyorken,
Askılıklarda cambazlık yapıyorken,
Zamanı kovalıyorken,
Uğultulardan korkarak ağlıyorken,
Sen sisli şarkıları çalıp,çığlıklara sığınak oluyorken,
İkimiz,sen çalıp anlatırken,ben dinlerken;başarabilir miyiz,hakkından gelebilir miyiz gerçekten bu işin kazım abi?
Varla yokun savaşını veriyorum şu vakit.yakın bir yolculukla başlayacak zamanım,inleye inleye koşuyorum.sesimi kimse duymuyor.beklemek ve bilmemek,nasıl kalın bir boşluk örüyor hayatıma,görüyor musun?hangi yola sapacak olsam,sonunun ne olduğunu görmeye kalmadan,zaten kazanmak hiç yok ki diyip olduğum yere diz çöküyorum.istediğimse sessiz,mutlu bir huzur yalnızca.bunun için bütün çektiklerim.ve işin kötüsü,keskin yanı;onu nerede bulacağımı öyle iyi biliyorum ki.insan nerde olmak istediğini,neyi nasıl yapacağını,nasıl kazanacağını bilerek yaşıyorsa,bunun nesi kötü ki diyeceksin,ne mutlu sana.fakat beni ürküten de bu kesinlik işte.çünkü bu kesinlik diğer bütün alternatifleri silip süpürüyor.karşısında farklı görünen,başka yolları işaret eden hiçbir iz bırakmıyor.ve bana ne başka bir memlekette,ne de başka bir iklimde yaşama şansı bırakmayacak,biliyorum.farklı bir mekana zoraki bir gidiş,bile bile ipe yürümem olacak.ya her şeyden bu kadar eminken,yolumu bu kadar bilirken ve sahip çıkmak adına avaz avaz bağırıyorken;hayatın kendini bilmez ve hadsiz bir cüretle önüme attığı,birkaç densiz hesap yüzünden vurulup gidersem?gözlerimi hiç aralamak istemediğim başka bir dünyanın sığıntı bir köşesinde açmak zorunda kalırsam?bütün yolların başlangıcı olduğunu bildiğim o noktanın sandığımdan ve döktüğüm kanların yeterliliğinden çok daha uzakta olması gibi bir durumla,bir gün burun buruna gelmek;beynimin ve bütün mekanizmanın-yüreğimle birlikte-çöküşü olur.parça parça olurum.böylesine dayanamam.öyle mevsimsiz,sürülmüş rüzgarların,sora sora bitmez soruların zamanındayım,öyle bir haldeyim ki;ses ve yardım geçirmez gibi görünen bu boşluğu yıkıp atmaya belki de yetebilecek bir taşı fırlatabilmeye bile gücüm yok sanki.kabuslarımı kimse bilmiyor.ah,içten,coşkun ve inanç yüklü dalgaları seyretmenin tadına varıp,gönül kuşunun kanatlarına değmek,kıvılcımlarla oynamak,susup kalmak ve sessizliğe koyvermek var aklımda…ben,beni evrenin canına değdirecek başlangıcı içinde saklayan,o deniz kabuğuna dokunabilmek için batıp batıp çıkarken,
sen de;kumral küçük bir çocuğun,o duymayı çok istediğim şarkılarını söyle bana.onun ağzındanmış gibi…
çok asırlar önce;üzgün yüzlü,mança’lı şövalye don kişotun gün gelipte nasıl aslanlar şövalyesi olduğunu anlat.
Anlat abi de,dinlerken tıngır mıngır geçsin zaman…
Askılıklarda cambazlık yapıyorken,
Zamanı kovalıyorken,
Uğultulardan korkarak ağlıyorken,
Sen sisli şarkıları çalıp,çığlıklara sığınak oluyorken,
İkimiz,sen çalıp anlatırken,ben dinlerken;başarabilir miyiz,hakkından gelebilir miyiz gerçekten bu işin kazım abi?
Varla yokun savaşını veriyorum şu vakit.yakın bir yolculukla başlayacak zamanım,inleye inleye koşuyorum.sesimi kimse duymuyor.beklemek ve bilmemek,nasıl kalın bir boşluk örüyor hayatıma,görüyor musun?hangi yola sapacak olsam,sonunun ne olduğunu görmeye kalmadan,zaten kazanmak hiç yok ki diyip olduğum yere diz çöküyorum.istediğimse sessiz,mutlu bir huzur yalnızca.bunun için bütün çektiklerim.ve işin kötüsü,keskin yanı;onu nerede bulacağımı öyle iyi biliyorum ki.insan nerde olmak istediğini,neyi nasıl yapacağını,nasıl kazanacağını bilerek yaşıyorsa,bunun nesi kötü ki diyeceksin,ne mutlu sana.fakat beni ürküten de bu kesinlik işte.çünkü bu kesinlik diğer bütün alternatifleri silip süpürüyor.karşısında farklı görünen,başka yolları işaret eden hiçbir iz bırakmıyor.ve bana ne başka bir memlekette,ne de başka bir iklimde yaşama şansı bırakmayacak,biliyorum.farklı bir mekana zoraki bir gidiş,bile bile ipe yürümem olacak.ya her şeyden bu kadar eminken,yolumu bu kadar bilirken ve sahip çıkmak adına avaz avaz bağırıyorken;hayatın kendini bilmez ve hadsiz bir cüretle önüme attığı,birkaç densiz hesap yüzünden vurulup gidersem?gözlerimi hiç aralamak istemediğim başka bir dünyanın sığıntı bir köşesinde açmak zorunda kalırsam?bütün yolların başlangıcı olduğunu bildiğim o noktanın sandığımdan ve döktüğüm kanların yeterliliğinden çok daha uzakta olması gibi bir durumla,bir gün burun buruna gelmek;beynimin ve bütün mekanizmanın-yüreğimle birlikte-çöküşü olur.parça parça olurum.böylesine dayanamam.öyle mevsimsiz,sürülmüş rüzgarların,sora sora bitmez soruların zamanındayım,öyle bir haldeyim ki;ses ve yardım geçirmez gibi görünen bu boşluğu yıkıp atmaya belki de yetebilecek bir taşı fırlatabilmeye bile gücüm yok sanki.kabuslarımı kimse bilmiyor.ah,içten,coşkun ve inanç yüklü dalgaları seyretmenin tadına varıp,gönül kuşunun kanatlarına değmek,kıvılcımlarla oynamak,susup kalmak ve sessizliğe koyvermek var aklımda…ben,beni evrenin canına değdirecek başlangıcı içinde saklayan,o deniz kabuğuna dokunabilmek için batıp batıp çıkarken,
sen de;kumral küçük bir çocuğun,o duymayı çok istediğim şarkılarını söyle bana.onun ağzındanmış gibi…
çok asırlar önce;üzgün yüzlü,mança’lı şövalye don kişotun gün gelipte nasıl aslanlar şövalyesi olduğunu anlat.
Anlat abi de,dinlerken tıngır mıngır geçsin zaman…
Thursday, February 8, 2007
öfke
Her şey sahtelik üzerine oynanıyor.asırlık insanlık kuramlarını bu kadar önemsemeyin artık.geçerliliği kanıtlanmış teorileriniz mide bozucu.takındığınızda beyefendilik ve hanımefendilik kanunlarını hakkıyla yerine getirdiğinizi sandığınız,şekli bozuk maskelerinizi bir kenara bırakın.ve yüzüme gerçek bakın.aslında hayır.bu söylediklerim fazlaca iyimser oldu.çünkü bunların becerdiklerini sandıkları şeylerin beyefendilik ya da hanımefendilikten ileri geldiği falan yok.düpedüz düzenbazlık kokuyor tüm bunlar.veya bir diğer adı korkaklık bunun.
kendinizi bu kadar ağırdan satmanız,ve ucuza kiraladığınız rollerinizi bu kadar iyi oynamanız samimiyeti öldürüyor.kurallara bu kadar uymak zorunda değilsiniz.anlamıyorsunuz.ince hesaplarınız ve düzenciliğiniz neticesinde sergilediğiniz şu lanet yüz mimiklerinizden,cevapsızlıklarınızdan,göz kaçırmalarınızdan,bahanelerinizden,ve ağzınızda bakla kayırışlarınızdan tiksiniyorum.kanunlara uyuşunuz neticesinde ortaya çıkan her sahtelik;umuduyla karasıyla,iyi olanı kötü olanıyla,felaketiyle mutluluğuyla aklımın içinde karmakarışık hesaplarla başlayacak bir yolculuğa dönüşüyor.ben sizin kurallarınızla işleyen oyunlar kurmaktan ve içlerinde yer almaktan kaçıyorum.nefes aldığım her an,samimiyetin ve gerçekliğin altını çiziyorum.
‘’--…?
(rastlanması çok muhtemel olduğunu sandığım gündelik bir kareden alıntı...
bunlar iki kişiler.biri diğerine bir soru sordu.fakat yanıt gelmiyor.vatandaş inatla susuyor.çok kuralcı,belli.diğerininse oyun oynamaya hiç niyeti yok.doğrularıyla ve hakikatleriyle dimdik yürümeyi inat bellemiş,yürekli bir tip.(ötekinin yanında ne işi varsa böylesinin…)yazık ki bir yandan sessizlikle savaşmakla,diğer yandansa olayı kavrayıp artık bir neticeye varmak konusundaki ısrarını sürdürmekle meşgul.şimdi yolun son virajında,öfkeli bir bitişi yaşarken,son olarak birkaç çift laf edecek.)
--sana sorduğum,çok basit bir soruydu sadece.yalnızca konuyla ilgili ne hissettiğini ve akışıyla ilgili düşündüklerini bilmekti istediğim.sonrasında ağzından çıkacak net birkaç kelimeye göre bende ne yapacağıma,hayatımı nasıl devam ettireceğime bir karar verirdim.(aman ne iyi.olayı yırtıp atmanın en az hasarlı yoluydu işte bu.)
niye bana bu kolaylığı sağlamıyorsun?ne yapacağını bilmez bir şekilde şapşal şapşal gözlerinde asılı kalmak kadar acıtanı yok biliyor musun?en kötüsü de şu;gözlerinde edindiğim yerin benim için,rollerimiz icabı öfkeden başka bir ifadesi yok ve şu dakikalar sen bana acıyorsun.sen susarken ben gittikçe ufalan acınası bir yaratığa dönüşüyorum,doğru mu?hayır,bir insan bu kadar küçülmemeli.ve sen insanlık çizgilerinin bu kadar gerisinde durmamalısın.yalnız bir dakika.burada duralım.küçülen ben değilim ki.olay burada çözülüyor işte.bu sonu gelmezmiş gibi görünen sürünceme ve sessizlik anında rolü asil ve dokunaklı olan benim,ezilip hor görülen ise sen. sizler bu gerçeğin kıyısına bile varmazsınız elbette.ve biliyor musun,bal kavanozunu yalayan ve ağzında bal tadını hisseden bir aptaldan farksızsın şuan.tam bir sefaletsin!ve buna rağmen kendini onurlu hissedip,küçülenin ben olduğu konusundaki kafanda düzdüğün kandırmacalarınla kendini dört köşe hissettiğinden eminim.bu sezgimden ötürü suratına tükürmek konusundaki hıncım ve midemdeki karışıklık daha bir artıyor.fakat bir yandan da biliyorum ki kalkıp bunu yapmam olası bile değil.bu nedenle şuanki sinir gerginliğime katlanmak zorundayım.
Bir de sizlerin,kendini söylenmemiş-hiç anlatılmamış masalların kahramanı ilan etmiş bir hali vardır hep.işte yeryüzündeki huzur ve karşılıklı güven ortamı ancak,sizin gibileri ortaçağın kızıl alevlerine sürgün etmekle sağlanabilir.merak etmeyin,maskelerinizin artıkları ardınızda yenik saydığınız asiller tarafından büyük bir zevkle kül denizine bırakılacaktır…’‘
kendinizi bu kadar ağırdan satmanız,ve ucuza kiraladığınız rollerinizi bu kadar iyi oynamanız samimiyeti öldürüyor.kurallara bu kadar uymak zorunda değilsiniz.anlamıyorsunuz.ince hesaplarınız ve düzenciliğiniz neticesinde sergilediğiniz şu lanet yüz mimiklerinizden,cevapsızlıklarınızdan,göz kaçırmalarınızdan,bahanelerinizden,ve ağzınızda bakla kayırışlarınızdan tiksiniyorum.kanunlara uyuşunuz neticesinde ortaya çıkan her sahtelik;umuduyla karasıyla,iyi olanı kötü olanıyla,felaketiyle mutluluğuyla aklımın içinde karmakarışık hesaplarla başlayacak bir yolculuğa dönüşüyor.ben sizin kurallarınızla işleyen oyunlar kurmaktan ve içlerinde yer almaktan kaçıyorum.nefes aldığım her an,samimiyetin ve gerçekliğin altını çiziyorum.
‘’--…?
(rastlanması çok muhtemel olduğunu sandığım gündelik bir kareden alıntı...
bunlar iki kişiler.biri diğerine bir soru sordu.fakat yanıt gelmiyor.vatandaş inatla susuyor.çok kuralcı,belli.diğerininse oyun oynamaya hiç niyeti yok.doğrularıyla ve hakikatleriyle dimdik yürümeyi inat bellemiş,yürekli bir tip.(ötekinin yanında ne işi varsa böylesinin…)yazık ki bir yandan sessizlikle savaşmakla,diğer yandansa olayı kavrayıp artık bir neticeye varmak konusundaki ısrarını sürdürmekle meşgul.şimdi yolun son virajında,öfkeli bir bitişi yaşarken,son olarak birkaç çift laf edecek.)
--sana sorduğum,çok basit bir soruydu sadece.yalnızca konuyla ilgili ne hissettiğini ve akışıyla ilgili düşündüklerini bilmekti istediğim.sonrasında ağzından çıkacak net birkaç kelimeye göre bende ne yapacağıma,hayatımı nasıl devam ettireceğime bir karar verirdim.(aman ne iyi.olayı yırtıp atmanın en az hasarlı yoluydu işte bu.)
niye bana bu kolaylığı sağlamıyorsun?ne yapacağını bilmez bir şekilde şapşal şapşal gözlerinde asılı kalmak kadar acıtanı yok biliyor musun?en kötüsü de şu;gözlerinde edindiğim yerin benim için,rollerimiz icabı öfkeden başka bir ifadesi yok ve şu dakikalar sen bana acıyorsun.sen susarken ben gittikçe ufalan acınası bir yaratığa dönüşüyorum,doğru mu?hayır,bir insan bu kadar küçülmemeli.ve sen insanlık çizgilerinin bu kadar gerisinde durmamalısın.yalnız bir dakika.burada duralım.küçülen ben değilim ki.olay burada çözülüyor işte.bu sonu gelmezmiş gibi görünen sürünceme ve sessizlik anında rolü asil ve dokunaklı olan benim,ezilip hor görülen ise sen. sizler bu gerçeğin kıyısına bile varmazsınız elbette.ve biliyor musun,bal kavanozunu yalayan ve ağzında bal tadını hisseden bir aptaldan farksızsın şuan.tam bir sefaletsin!ve buna rağmen kendini onurlu hissedip,küçülenin ben olduğu konusundaki kafanda düzdüğün kandırmacalarınla kendini dört köşe hissettiğinden eminim.bu sezgimden ötürü suratına tükürmek konusundaki hıncım ve midemdeki karışıklık daha bir artıyor.fakat bir yandan da biliyorum ki kalkıp bunu yapmam olası bile değil.bu nedenle şuanki sinir gerginliğime katlanmak zorundayım.
Bir de sizlerin,kendini söylenmemiş-hiç anlatılmamış masalların kahramanı ilan etmiş bir hali vardır hep.işte yeryüzündeki huzur ve karşılıklı güven ortamı ancak,sizin gibileri ortaçağın kızıl alevlerine sürgün etmekle sağlanabilir.merak etmeyin,maskelerinizin artıkları ardınızda yenik saydığınız asiller tarafından büyük bir zevkle kül denizine bırakılacaktır…’‘
Tuesday, February 6, 2007
Cevabı hiç gelmeyecek bir merak için
Düşlerimi ne diye kovalıyorsun ki,
merakım hiç dinmiyor;
niye zincirlerle kardeş olduğuma.
ki
mekanımın duvarlarını yıkıp
yüzüme vuran güneşi nasıl örttün?
Bildiğim tüm yolların yarısında yığılıp kalmalarım,
bütün o gidip gidip dönmeler,
gidemeyişler,
boğazımda sıkışıp kalmış
dillendiremediğim bütün o paragraflar;
içinden çıkılmaz ne boyutta bir trajedi halini alıyor her yeni günde,
nasıl ağır geliyor,
kabullenemiyorum
bir bilsen...
Kırık dökük sorularla,
hiç dinmeyen bekleyişleri yaşayan
dilsiz,en loş ve yorgun istasyonlarda
nasılda kaybettin sesimi trenlerin tıkırtısıyla?
Ne diye emanet ettin ki beni ıssız köşelere,
benliğimi buruşturup sanki
nasılda yıktın duvarlarımı?
merak ediyorum...
*kağıda geçtiği ilk tarih için bir yılı aşkın takvim yapraklarınca geriye gitmek gerekiyor.elime gelip okuyunca bir garip hissettim şimdi.amma da kalbi kırık birkaç satır olmuş bunlar.cevabı hiç gelmeyecek bir merak için yazmışım vaktinde.sağımda solumda gördüklerime bağırdığım bir dönem.soru işaretlerinden yapılı,olmayan insanları vücutlaştırmış boğuşuyordum.boşluktan başka ifadeleri yoktu halbuki.
“beş kuruş mu bedelin?
al sana benden dokuz kuruş.çok bonkörümdür ben.başıma patlayacakları hiç düşünmem,görüp görebileceğin en iyi niyetli salaklardanım merak etme.bu yüzden rolünü oynarken rahat ol.canımı nasıl kurtarmam gerektiğini öğrendim az çok.en azından beni çukura attığın an -tam anlamıyla çıkmayı beceremesem de,ya da bu uğraş epeyce zaman alacaksa da-nasıl çıkmam gerektiğine dair fikir yürütebilirim.”
olmayan seslerin yankılarıyla işte böyle oyunlar sahneleniyordu.sahneye çıkıp da ufalıp kalmanın utanmış heyecanı var şimdi cebimde.perdeler kapandığında göz gözeydik bütün salonla.Yüzlerden,ve yüzlerin taşıdığı anlamlardan ödüm kopuyordu.-insanlık tarihi boyunca yapılan genellemelere göre ancak zayıf insanlar bu duruma düşebilirdi.-eli ayağına dolaşmış,gözyaşlarını gizlemeye uğraşırken gülmekten öldüren bir hal alan,tam bir aptal gibiydim..duygularım ayaklanmış gidiyordu.ama ben sahnenin orta yerinde kilitli duruyordum.(((dostoyevski yazmış,henüz okudum.şöyle:
““korktuğunuz,bir şeyden ürktüğünüz zaman zihniniz bütün gücüyle çalıştığı halde eliniz-ayağınız kesilir.Önleyemeyeceğiniz bir tehlike karşısında,diyelim üstünüze bir ev yıkılırken,olduğunuz yere yığılır kalır;gözlerinizi kapayarak başınıza gelecekleri beklersiniz.ne tuhaf ki;böyle son anlarında insanların bayıldığı pek görülmemiştir.tam tersine,beyin büyük bir uyanıklık ve canlılık içinde kurulmuş bir makine gibi çalışır.””)))
o an bende canımı kurtaracak cinsten bir şeyler yapmalı,en azından içeri sızmanın mümkün olmadığı bu aralıkta birkaç kuru sıkı atarak durumu kurtarmalıydım.fakat ne var ki ben,aslında yüreğimle bir bütün olarak devleştirdiğim ahmaklığımı koyuyordum ortaya.ondan bundan farklıydı işte.aynaya bakmak zorunda kalışlar,belki de ilk yere serilmelerdi,tamam.fakat tarafımca sırtlanılması ve çekilmesi gereken birkaç gece,insanlığıma yüklediğim değerlerin sermayedarı oldu.iyi ki de oldu.kıymet biçtiklerime sahip çıkmayı ve yere diz çöktüğüm zaman yapılması gerekenleri öğrendim.((‘kalkmayı becerebilene kadar beklemeli,sonra yoluna devam etmeli insan…’. -tabi bu işi inanarak yapmalısınız.yoksa kalktığınızı sanıp boşa adımlar atarken bulursunuz kendinizi-.panik yapma.kalkacaksın.acele etme.sadece biraz metanet.en iyisi şart değil,kendini sakın yorma.anında koşmayı becermeyi falan da bekleme zaten. Bu noktada her ne kadar biraz bireysel bir özellik yani;kendi kendini onarma katsayın devreye giriyor olsa da genel anlamda nefes alıp vermek için biraz çaba göstermen yeterli olacak. itaat edip,zamana ve sessizliğe sığınıp bekleyeceksin.kendini kalktığında gerçekten bitmemiş ve yürüyebilir,biraz olsun tebessüm edebilir bulmak içinse bu süre zarfında yapman gereken tek şey kendini boşluğa emanet etmemek.çünkü boşlukta hareket kavramı sıfırdır.ses yayılmaz.))
salondakilere gelince.ben,yani en fakirleri,hepsini yere serdim.-yaşamımın kalan kısmında da kendi çapımda bu konudaki acımasızlığımı sürdürmeye devam edeceğim.-gayet rasyonel ve kudretli bu kimseler hayatın içinde şüphesiz en zavallılardır aslında.yerleşmiş ilkelerinin tartışılabilirliğine kulak asmazlar.-belki de kafaları olmadığındandır-inanılmaz ve muazzam büyüklükteki kapsüllere yerleştirdikleri inanç ile bağlarını koparmış,hırs ve güç duygularıyla yıkadıkları gerçeklerine kendilerini kaptırmış,yüzlerine okkalı bir tükürüğü hak etmiş kimseler;bakın ne söylüyorum:
biz insanların yaşayabilmeleri için gerekli olan tek şey daima yükseklerde nefes almak değildir.neden herkes bu kadar asil olmaya çalışıyor?duygusal verimliliği onursuzca bir girişimmiş gibi algılamanıza gerek yok.başınıza gelebilir felaket senaryolarını fazlasıyla büyütüyorsunuz.insan bazı virajlarda karşısındaki için gurunu ardına katıp,kendini hiçe sayıp gaza basıp vites geçirmeyi bilmeli.bunu küfür olarak algılamanıza gerek yok.bazıları vardır ki onlar için risk almanız gerekir.attığınız bu adım ebedi huzurun anahtarıdır.
nizamından yorulmadan,hiç koparmadan sevmektir,inanarak peşinden gitmektir yaşamak.hiç değişmeden ve güzelliği yitirmeden aynın kalabilmektir,kıymetlinin peşinden yırtılarak koşmayı bilmektir.bilimsel gerçeklere kulak asmayın.ve bana acıyan yanlarınızla “ah ne temiz çocuukk” şeklinde bakmayın.tüm bunları saflığımdan ya da çocukluğumdan söylediğim yok.sevilesi ya da masum görünmeye de çalışmıyorum.iyi ile kötüyü,aptalca veya akıllıca olanı ayırt edebilmek için pek tabi geçerli bir yeterliliğe sahibim bende.fakat bildiğim şu ki benliğim bana asıl önde giden tek şeyin yürek olduğunu işaret ediyor.gerisi boş.
merakım hiç dinmiyor;
niye zincirlerle kardeş olduğuma.
ki
mekanımın duvarlarını yıkıp
yüzüme vuran güneşi nasıl örttün?
Bildiğim tüm yolların yarısında yığılıp kalmalarım,
bütün o gidip gidip dönmeler,
gidemeyişler,
boğazımda sıkışıp kalmış
dillendiremediğim bütün o paragraflar;
içinden çıkılmaz ne boyutta bir trajedi halini alıyor her yeni günde,
nasıl ağır geliyor,
kabullenemiyorum
bir bilsen...
Kırık dökük sorularla,
hiç dinmeyen bekleyişleri yaşayan
dilsiz,en loş ve yorgun istasyonlarda
nasılda kaybettin sesimi trenlerin tıkırtısıyla?
Ne diye emanet ettin ki beni ıssız köşelere,
benliğimi buruşturup sanki
nasılda yıktın duvarlarımı?
merak ediyorum...
*kağıda geçtiği ilk tarih için bir yılı aşkın takvim yapraklarınca geriye gitmek gerekiyor.elime gelip okuyunca bir garip hissettim şimdi.amma da kalbi kırık birkaç satır olmuş bunlar.cevabı hiç gelmeyecek bir merak için yazmışım vaktinde.sağımda solumda gördüklerime bağırdığım bir dönem.soru işaretlerinden yapılı,olmayan insanları vücutlaştırmış boğuşuyordum.boşluktan başka ifadeleri yoktu halbuki.
“beş kuruş mu bedelin?
al sana benden dokuz kuruş.çok bonkörümdür ben.başıma patlayacakları hiç düşünmem,görüp görebileceğin en iyi niyetli salaklardanım merak etme.bu yüzden rolünü oynarken rahat ol.canımı nasıl kurtarmam gerektiğini öğrendim az çok.en azından beni çukura attığın an -tam anlamıyla çıkmayı beceremesem de,ya da bu uğraş epeyce zaman alacaksa da-nasıl çıkmam gerektiğine dair fikir yürütebilirim.”
olmayan seslerin yankılarıyla işte böyle oyunlar sahneleniyordu.sahneye çıkıp da ufalıp kalmanın utanmış heyecanı var şimdi cebimde.perdeler kapandığında göz gözeydik bütün salonla.Yüzlerden,ve yüzlerin taşıdığı anlamlardan ödüm kopuyordu.-insanlık tarihi boyunca yapılan genellemelere göre ancak zayıf insanlar bu duruma düşebilirdi.-eli ayağına dolaşmış,gözyaşlarını gizlemeye uğraşırken gülmekten öldüren bir hal alan,tam bir aptal gibiydim..duygularım ayaklanmış gidiyordu.ama ben sahnenin orta yerinde kilitli duruyordum.(((dostoyevski yazmış,henüz okudum.şöyle:
““korktuğunuz,bir şeyden ürktüğünüz zaman zihniniz bütün gücüyle çalıştığı halde eliniz-ayağınız kesilir.Önleyemeyeceğiniz bir tehlike karşısında,diyelim üstünüze bir ev yıkılırken,olduğunuz yere yığılır kalır;gözlerinizi kapayarak başınıza gelecekleri beklersiniz.ne tuhaf ki;böyle son anlarında insanların bayıldığı pek görülmemiştir.tam tersine,beyin büyük bir uyanıklık ve canlılık içinde kurulmuş bir makine gibi çalışır.””)))
o an bende canımı kurtaracak cinsten bir şeyler yapmalı,en azından içeri sızmanın mümkün olmadığı bu aralıkta birkaç kuru sıkı atarak durumu kurtarmalıydım.fakat ne var ki ben,aslında yüreğimle bir bütün olarak devleştirdiğim ahmaklığımı koyuyordum ortaya.ondan bundan farklıydı işte.aynaya bakmak zorunda kalışlar,belki de ilk yere serilmelerdi,tamam.fakat tarafımca sırtlanılması ve çekilmesi gereken birkaç gece,insanlığıma yüklediğim değerlerin sermayedarı oldu.iyi ki de oldu.kıymet biçtiklerime sahip çıkmayı ve yere diz çöktüğüm zaman yapılması gerekenleri öğrendim.((‘kalkmayı becerebilene kadar beklemeli,sonra yoluna devam etmeli insan…’. -tabi bu işi inanarak yapmalısınız.yoksa kalktığınızı sanıp boşa adımlar atarken bulursunuz kendinizi-.panik yapma.kalkacaksın.acele etme.sadece biraz metanet.en iyisi şart değil,kendini sakın yorma.anında koşmayı becermeyi falan da bekleme zaten. Bu noktada her ne kadar biraz bireysel bir özellik yani;kendi kendini onarma katsayın devreye giriyor olsa da genel anlamda nefes alıp vermek için biraz çaba göstermen yeterli olacak. itaat edip,zamana ve sessizliğe sığınıp bekleyeceksin.kendini kalktığında gerçekten bitmemiş ve yürüyebilir,biraz olsun tebessüm edebilir bulmak içinse bu süre zarfında yapman gereken tek şey kendini boşluğa emanet etmemek.çünkü boşlukta hareket kavramı sıfırdır.ses yayılmaz.))
salondakilere gelince.ben,yani en fakirleri,hepsini yere serdim.-yaşamımın kalan kısmında da kendi çapımda bu konudaki acımasızlığımı sürdürmeye devam edeceğim.-gayet rasyonel ve kudretli bu kimseler hayatın içinde şüphesiz en zavallılardır aslında.yerleşmiş ilkelerinin tartışılabilirliğine kulak asmazlar.-belki de kafaları olmadığındandır-inanılmaz ve muazzam büyüklükteki kapsüllere yerleştirdikleri inanç ile bağlarını koparmış,hırs ve güç duygularıyla yıkadıkları gerçeklerine kendilerini kaptırmış,yüzlerine okkalı bir tükürüğü hak etmiş kimseler;bakın ne söylüyorum:
biz insanların yaşayabilmeleri için gerekli olan tek şey daima yükseklerde nefes almak değildir.neden herkes bu kadar asil olmaya çalışıyor?duygusal verimliliği onursuzca bir girişimmiş gibi algılamanıza gerek yok.başınıza gelebilir felaket senaryolarını fazlasıyla büyütüyorsunuz.insan bazı virajlarda karşısındaki için gurunu ardına katıp,kendini hiçe sayıp gaza basıp vites geçirmeyi bilmeli.bunu küfür olarak algılamanıza gerek yok.bazıları vardır ki onlar için risk almanız gerekir.attığınız bu adım ebedi huzurun anahtarıdır.
nizamından yorulmadan,hiç koparmadan sevmektir,inanarak peşinden gitmektir yaşamak.hiç değişmeden ve güzelliği yitirmeden aynın kalabilmektir,kıymetlinin peşinden yırtılarak koşmayı bilmektir.bilimsel gerçeklere kulak asmayın.ve bana acıyan yanlarınızla “ah ne temiz çocuukk” şeklinde bakmayın.tüm bunları saflığımdan ya da çocukluğumdan söylediğim yok.sevilesi ya da masum görünmeye de çalışmıyorum.iyi ile kötüyü,aptalca veya akıllıca olanı ayırt edebilmek için pek tabi geçerli bir yeterliliğe sahibim bende.fakat bildiğim şu ki benliğim bana asıl önde giden tek şeyin yürek olduğunu işaret ediyor.gerisi boş.
Monday, January 22, 2007
İşte Ben
Ah ben…
En eskimiş sefaletin adı ben.
Yolların arasına sıkışıp,farkındasız ölen hep ben.Umuda kalan son rızkını banıp,bütün mütevaziliğiyle olsunlara sarılıp canını kurtaranda ben.
Gidip gidip hep dönen de,
Ardında bir türlü duyamadığı sesleri sanki varmış sanıp ‘…hadi son bir…’ diyen de ben.
En siyah yalanlara aldanıp,
Onları koynundaki usta nezakette, sevdasının ve umudunun gergefinde ince ince işleyen riayetkar ahmağım ben.
Beyazı her gördüğümde,kafamdan kasırgalar gibi geçip giden düşüncelerin ancak dışa vuran kırıntıları olabilecek güçteki şimşeklerinin ışıltılarından korkup,
Eli ayağına dolaşan ve gelin halaylarının peşi sıra zırıl zırıl ağlayan sünepe de ben.
Ah ben,
Boğazını yırtarak söylediği şarkıları,bir türlü duyuramayan ben;
Böylesine geniş bir dünyanın sınırlarını kim nereden bilebilir ki,sen bileceksin?
Ahmaklaşıyorsun.Beynin öyle uyuşmuş ki idrak edemiyorsun.
İnsan ancak uslu bir sabır gücü ve cesaretle,sahibi olduklarına sarılarak karanlığı delebilir.
Yürür!
Topuk sesleri inletmelidir artık caddeleri.Geceleri ürkütüp,beyazı duyurmalıdır.
Delip geçirmelidir işte şimdi.Tam vaktidir!
En eskimiş sefaletin adı ben.
Yolların arasına sıkışıp,farkındasız ölen hep ben.Umuda kalan son rızkını banıp,bütün mütevaziliğiyle olsunlara sarılıp canını kurtaranda ben.
Gidip gidip hep dönen de,
Ardında bir türlü duyamadığı sesleri sanki varmış sanıp ‘…hadi son bir…’ diyen de ben.
En siyah yalanlara aldanıp,
Onları koynundaki usta nezakette, sevdasının ve umudunun gergefinde ince ince işleyen riayetkar ahmağım ben.
Beyazı her gördüğümde,kafamdan kasırgalar gibi geçip giden düşüncelerin ancak dışa vuran kırıntıları olabilecek güçteki şimşeklerinin ışıltılarından korkup,
Eli ayağına dolaşan ve gelin halaylarının peşi sıra zırıl zırıl ağlayan sünepe de ben.
Ah ben,
Boğazını yırtarak söylediği şarkıları,bir türlü duyuramayan ben;
Böylesine geniş bir dünyanın sınırlarını kim nereden bilebilir ki,sen bileceksin?
Ahmaklaşıyorsun.Beynin öyle uyuşmuş ki idrak edemiyorsun.
İnsan ancak uslu bir sabır gücü ve cesaretle,sahibi olduklarına sarılarak karanlığı delebilir.
Yürür!
Topuk sesleri inletmelidir artık caddeleri.Geceleri ürkütüp,beyazı duyurmalıdır.
Delip geçirmelidir işte şimdi.Tam vaktidir!
Saturday, January 13, 2007
güzel kardeşim,biz neyi anlattık?
düşüncemin sıcaklığında saklamaya ne kadar gayret etsem de,farkında olmadan gün be gün sisleniyor görüntülerimiz.sislenmiş,kararmış bir aynaya dönüyor sanki.çok yakın geçmiş olsa da,bulutlar daha bir çöküyor aramıza.ve ben her anımsayışta,her sorgulayışta nedenleri bir az daha irkiliyorum.
çok içimde bir şeyler acıyor,canım yanıyor bu yok oluşa,geriye katışımıza...ve gün geçtikçe daha bir ağırlık yapıyor buluyorum yüreğime..
olması gereken bu değil,yakışan bu değil diyorum.geriye katış değil olması gereken.
olması gereken susup-gitmek değil.olması gereken konuşmak,anlaşmak,birikmesine meydan vermeden çözmek,zamanla eriterek aceleye getirmeden paylaşmak.
insan önemli,insan en kıymetli.
hele ki anlamadan,pata küte,haralagürele bir koşuşturmayı öncesinde yaşamış ve epeyce canı yanmış biri olarak ayrı bir ürkütüyor içinde durduğumuz hal beni.sorunlarımızı konuşarak,anlatarak,yaşayarak aşmaya tahammül edemiyorsak,susarak savuruyorsak onca şeyi,o ötekilerden ne farkımız kalır bizim de?
öte yandan senden de duymak istediklerim,artık bünyende barındırıyor olduğunu ümit ettiğim çokça şey var.araya giren zaman insan taraflarını da avucuna alarak, okşadı mı beynini,kimliğini yeterince?
evet diyeceğini ümit ediyorum.katıksız bir ümit bu.öylece bir ümit...
oturup;anlatıp-aşarak,yaşayarak,eksikleri zamanla görerek,yeri geldi mi kabullenerek,kibiri en uzak sınırlara iterek,yormadan-yorulmadan paylaşacağımızı ümit ediyorum...
insan önemli,insan en kıymetli.
insan kaybetmekse en yüz karası hayatın.
hele ki,gönül kapılarını birbirlerine bu kadar aralamış iki insanın birbirlerini sormadan,dinlemeden,konuşmaya fırsat vermeden paldır küldür ve yok yere kaybedişleri en yüz karası.
öyle ya
Zifir karanlıklarda az mı aralamadık birlikte gözlerimizi,
az mı yol yapmadık,az mı karşılamadık geceyi yürek yüreğe...
kardeşim;
orda olduğun sürece;anlayarak baktığın,hissedebildiğin,yeri geldi mi kendini bile geriye katıp koşmayı bildiğin sürece ben hep burdayım.
ya sen
soluğun yetecek mi dersin bu kez
kendinden başkasına da biraz?
canını duymayalı çok oldu kardeşim,sarıp içeri almayalı epey oldu...
ordaysan eğer,
gel,
yeni bir sabahta,
insanlığımızı sırtlayıp sarılalım önce bir...
….
İşte bu satırlar son bir umut halinde yazılmıştı.Son bir çağrı yapmıştım yanılmıyorsam.Aylar kovaladı kağıda ilk düştükleri günü…
Artık umut yok.
Ben yazdım fakat değişen hiçbir şey olmadı.İnsanların zor,çözümlerininse imkansız olduğunu bir kez daha anladım sadece.Oysaki inandığım ve doğru bellediklerim bana karşımdaki uğruna her ne olursa olsun,sonsuz bir inanç ve fedakar olma gücü aşılıyordu.
Sen kurtarmaya çalışırken,çabayla yoğururken
Fakat o hep aynı kalırken,değişmek adına,kaybolanları yeniden oldurabilmek adına hiçbir çaba sarf etmezken,ve devamlı senden almaya devam ederken işte artık bu noktada bir karar vermen gerekiyor.Gitmelisin,ya da “her yeninin bir yineden ibaret” olduğu kurmacaya bir son vermelisin.(gerçi her ikisi de aynı yere varır sonunda ya…)
İşte ben artık bu noktada dönüp gitmem gerektiğine kesin olarak ikna oldum.Karşılıklı oyunlardan ve üzeri yazılır-çizilir,tekrarlanır senaryolarla birbirine bağlı insan ilişkilerinden nefret ediyorum.
Giderken kendimi bencil ya da insafsız hissetmiyorum.Benim için asıl önemlisi de bu.İçimde verilmemiş hiçbir hesap kalmadı.Hikaye boyunca verebileceğim her şeyi fazlasıyla verdim.Emeğin yüzünü hiç kara çıkarmadım ve yapabileceğim her türlü fedakarlığı yapmış olmanın iç huzurunu yaşıyorum.
Kendini sürekli tekrarlayan,ve her yinesinde sonu hiçbir yere varmayan bu düzmecenin sonunda bir karar vermem gerekiyordu,artık verdim.Bir karar aldıktan sonra,gerimde dünya un ufak olsa bile ardıma dönüp bir kez olsun bakmam zaten.
Doğru ya da yanlış,hayatın içinde her hangi bir yerde,her hangi bir şekilde insan kaybetmek en pis iş gerçekten.Fakat bana dedikleri gibi;
“…daha görülecek çok şey var.Ve en azından güvendiğin şeyler kaybettiklerinin yanında güzel istisnalar olarak kalıyor…”
çok içimde bir şeyler acıyor,canım yanıyor bu yok oluşa,geriye katışımıza...ve gün geçtikçe daha bir ağırlık yapıyor buluyorum yüreğime..
olması gereken bu değil,yakışan bu değil diyorum.geriye katış değil olması gereken.
olması gereken susup-gitmek değil.olması gereken konuşmak,anlaşmak,birikmesine meydan vermeden çözmek,zamanla eriterek aceleye getirmeden paylaşmak.
insan önemli,insan en kıymetli.
hele ki anlamadan,pata küte,haralagürele bir koşuşturmayı öncesinde yaşamış ve epeyce canı yanmış biri olarak ayrı bir ürkütüyor içinde durduğumuz hal beni.sorunlarımızı konuşarak,anlatarak,yaşayarak aşmaya tahammül edemiyorsak,susarak savuruyorsak onca şeyi,o ötekilerden ne farkımız kalır bizim de?
öte yandan senden de duymak istediklerim,artık bünyende barındırıyor olduğunu ümit ettiğim çokça şey var.araya giren zaman insan taraflarını da avucuna alarak, okşadı mı beynini,kimliğini yeterince?
evet diyeceğini ümit ediyorum.katıksız bir ümit bu.öylece bir ümit...
oturup;anlatıp-aşarak,yaşayarak,eksikleri zamanla görerek,yeri geldi mi kabullenerek,kibiri en uzak sınırlara iterek,yormadan-yorulmadan paylaşacağımızı ümit ediyorum...
insan önemli,insan en kıymetli.
insan kaybetmekse en yüz karası hayatın.
hele ki,gönül kapılarını birbirlerine bu kadar aralamış iki insanın birbirlerini sormadan,dinlemeden,konuşmaya fırsat vermeden paldır küldür ve yok yere kaybedişleri en yüz karası.
öyle ya
Zifir karanlıklarda az mı aralamadık birlikte gözlerimizi,
az mı yol yapmadık,az mı karşılamadık geceyi yürek yüreğe...
kardeşim;
orda olduğun sürece;anlayarak baktığın,hissedebildiğin,yeri geldi mi kendini bile geriye katıp koşmayı bildiğin sürece ben hep burdayım.
ya sen
soluğun yetecek mi dersin bu kez
kendinden başkasına da biraz?
canını duymayalı çok oldu kardeşim,sarıp içeri almayalı epey oldu...
ordaysan eğer,
gel,
yeni bir sabahta,
insanlığımızı sırtlayıp sarılalım önce bir...
….
İşte bu satırlar son bir umut halinde yazılmıştı.Son bir çağrı yapmıştım yanılmıyorsam.Aylar kovaladı kağıda ilk düştükleri günü…
Artık umut yok.
Ben yazdım fakat değişen hiçbir şey olmadı.İnsanların zor,çözümlerininse imkansız olduğunu bir kez daha anladım sadece.Oysaki inandığım ve doğru bellediklerim bana karşımdaki uğruna her ne olursa olsun,sonsuz bir inanç ve fedakar olma gücü aşılıyordu.
Sen kurtarmaya çalışırken,çabayla yoğururken
Fakat o hep aynı kalırken,değişmek adına,kaybolanları yeniden oldurabilmek adına hiçbir çaba sarf etmezken,ve devamlı senden almaya devam ederken işte artık bu noktada bir karar vermen gerekiyor.Gitmelisin,ya da “her yeninin bir yineden ibaret” olduğu kurmacaya bir son vermelisin.(gerçi her ikisi de aynı yere varır sonunda ya…)
İşte ben artık bu noktada dönüp gitmem gerektiğine kesin olarak ikna oldum.Karşılıklı oyunlardan ve üzeri yazılır-çizilir,tekrarlanır senaryolarla birbirine bağlı insan ilişkilerinden nefret ediyorum.
Giderken kendimi bencil ya da insafsız hissetmiyorum.Benim için asıl önemlisi de bu.İçimde verilmemiş hiçbir hesap kalmadı.Hikaye boyunca verebileceğim her şeyi fazlasıyla verdim.Emeğin yüzünü hiç kara çıkarmadım ve yapabileceğim her türlü fedakarlığı yapmış olmanın iç huzurunu yaşıyorum.
Kendini sürekli tekrarlayan,ve her yinesinde sonu hiçbir yere varmayan bu düzmecenin sonunda bir karar vermem gerekiyordu,artık verdim.Bir karar aldıktan sonra,gerimde dünya un ufak olsa bile ardıma dönüp bir kez olsun bakmam zaten.
Doğru ya da yanlış,hayatın içinde her hangi bir yerde,her hangi bir şekilde insan kaybetmek en pis iş gerçekten.Fakat bana dedikleri gibi;
“…daha görülecek çok şey var.Ve en azından güvendiğin şeyler kaybettiklerinin yanında güzel istisnalar olarak kalıyor…”
Thursday, January 4, 2007
Mavi Yalanı
Üstlendiğim yakaran rolünü,hakkını vere vere oynadığım oyunda,birgün bu dekor devrilip gidecek mi bilmiyorum…Devrilecekte,roller değişecek mi?Kafamı kaldırdığım her seferinde canıma dokunan,aklımı kayıran bu mavilik eriyecek mi,delinip gidecek mi bu gök kubbe?Nesi var bu kadar olağan üstü bunun?Her gün muazzam bir işleyişle,akıl almaz bir yasa gereği,hiç aksamadan kendini tekrarlamasından başka nesi var?An gelecek tekrarladığı zamanı,çok geçmeden yine son bulacak.Daha birkaç vakit öncesine kadar bize ışık çağlayanları döken bu sinir bozucu düzen elemanı,gitgide parlaklığını,umudunu,ışıltısını,erişilmezliğini ve tanrısallığını bütün vaad ettikleriyle birlikte yitirmeye,solmaya başlayacak.Bitimindeyse başka bir renkte takılıp kalacak.İşte o vakit bu huzur perdesinin ardından dörtnala koşarak gece gelecek.Böyle olacak,ve en ummadığım anda gelip üzerime atılacak.Hep böyle olur,yine böyle olacak.Gece çökünce;‘elleri var karanlığın,dokununca korkma sakın’ deyişi,yitirdiğim cesareti oldurabilecek gücü aşılayamayacak.Hiç sevmem adı var kendi yokları,çok olup ama aslında hiç olmayanları.Ama gece çökünce gök kubbe de öyle olacak.Sahibi olduğu maviyi,sırf can çekişmemi izleyebilmek adına bir bir fısıldayacak,anlatacak.Dinlerken gözlerim ifadesi çok zor bir halle;içi her geçen gün biraz daha kabaran ertelenmişler valizime takılacak.Ne sabredecek,ne de kendimi kaygıdan arındırabilecek metaneti bulabileceğim kendimde.Gecenin o bıktığım koynunda aklımda;yorgunluğum,ürküten karanlık,güçsüzlük ve bekleyiş var artık.Hiç yürekli değilim yine…
Oyunun bilmem kaçıncı perdesidir bu.Hiç bitmezmiş gibidir...Bir ileri bir geri saatleri geçiştirmektir işi.Türlü yanılsamaları vardır,fazlaca aldatır.Doğadan başka her şey ölüdür bekleyişin içinde.Çünkü evrenin denklemi iktidarını riske atmayı sevmez.Ezip geçici olmalıdır.Bu yüzden hiçbir vakit başka bir alternatife göz yummayacaktır.Kendisi dışında her şey ölü olmalıdır.Beklerken hiçbir şey olmaz..Doğan günler birbirinden farksızdır.Tekrarlanıp dururlar.Aynın devam ederler.Akıldışı ve hafızaya aykırı bir çarkları vardır.
Bu aynılığın içinde her geçen gün bir parçamı daha yitirdiğimi düşünmekteyim.İnsan bir bir yitiriyor tüm bildiklerini.Yüreğin o akıl almaz unutkanlığına yenilip gidiyor tek tek sanki.Gardım nerde,kime takılıp düşmüş,neşe hangi çekmecede kalmış?…Ruh hali neymiş,en son nerde uğrayıp kaçmış?…Saçma sapanlığın ardında,yalnızlığın çok üşüten gece mevsiminde yoksunluk gün be gün ivmesini arttırıyor adeta.Önce sağır olup,ardından dilsizleşip,en sonunda körleşip duyarsızlaşmaktan korkuyorum.
Fakat her zaman bir şey buluruz ya hani,bize var olduğumuz izlenimini verecek;işte ufacık bir kıpırtının geldiğini,bekleyişin ardındaki gelecek olanın tozunu dumanını biraz olsun gördüğümü sandığım zamanlar bütün aşırılığım ve heyecanımla açıyorum sonuna kadar kapılarımı.Fakat bir tuhaf hissederim o vakit kendimi.Hem rahatlamış gibi,hem dehşet içinde,korku içinde,telaş içinde…O güne kadar bana hiç yük olmamış ellerimin ağırlık yaptığını hissederim sanki,koyacak bir yer bulamam.Beynimi dağıtır tüm yanılsamalar.Vaad ettikleriyle canımı alır bu mavi.Bir yelkovan rüzgarı olan yaşamak,yaşamanın içinde herhangi bir bekleyişte gök kubbe hep aynıdır.Olduğu yerde oyalar,çeldirir,aldatır,alt üst eder yolları…
Oyunun bilmem kaçıncı perdesidir bu.Hiç bitmezmiş gibidir...Bir ileri bir geri saatleri geçiştirmektir işi.Türlü yanılsamaları vardır,fazlaca aldatır.Doğadan başka her şey ölüdür bekleyişin içinde.Çünkü evrenin denklemi iktidarını riske atmayı sevmez.Ezip geçici olmalıdır.Bu yüzden hiçbir vakit başka bir alternatife göz yummayacaktır.Kendisi dışında her şey ölü olmalıdır.Beklerken hiçbir şey olmaz..Doğan günler birbirinden farksızdır.Tekrarlanıp dururlar.Aynın devam ederler.Akıldışı ve hafızaya aykırı bir çarkları vardır.
Bu aynılığın içinde her geçen gün bir parçamı daha yitirdiğimi düşünmekteyim.İnsan bir bir yitiriyor tüm bildiklerini.Yüreğin o akıl almaz unutkanlığına yenilip gidiyor tek tek sanki.Gardım nerde,kime takılıp düşmüş,neşe hangi çekmecede kalmış?…Ruh hali neymiş,en son nerde uğrayıp kaçmış?…Saçma sapanlığın ardında,yalnızlığın çok üşüten gece mevsiminde yoksunluk gün be gün ivmesini arttırıyor adeta.Önce sağır olup,ardından dilsizleşip,en sonunda körleşip duyarsızlaşmaktan korkuyorum.
Fakat her zaman bir şey buluruz ya hani,bize var olduğumuz izlenimini verecek;işte ufacık bir kıpırtının geldiğini,bekleyişin ardındaki gelecek olanın tozunu dumanını biraz olsun gördüğümü sandığım zamanlar bütün aşırılığım ve heyecanımla açıyorum sonuna kadar kapılarımı.Fakat bir tuhaf hissederim o vakit kendimi.Hem rahatlamış gibi,hem dehşet içinde,korku içinde,telaş içinde…O güne kadar bana hiç yük olmamış ellerimin ağırlık yaptığını hissederim sanki,koyacak bir yer bulamam.Beynimi dağıtır tüm yanılsamalar.Vaad ettikleriyle canımı alır bu mavi.Bir yelkovan rüzgarı olan yaşamak,yaşamanın içinde herhangi bir bekleyişte gök kubbe hep aynıdır.Olduğu yerde oyalar,çeldirir,aldatır,alt üst eder yolları…
Subscribe to:
Posts (Atom)