Saturday, February 10, 2007

dünyada bir yerlerdesin sen

Ben uğruna can feda olunası bir sürgünü bekliyorken,
Askılıklarda cambazlık yapıyorken,
Zamanı kovalıyorken,
Uğultulardan korkarak ağlıyorken,
Sen sisli şarkıları çalıp,çığlıklara sığınak oluyorken,
İkimiz,sen çalıp anlatırken,ben dinlerken;başarabilir miyiz,hakkından gelebilir miyiz gerçekten bu işin kazım abi?
Varla yokun savaşını veriyorum şu vakit.yakın bir yolculukla başlayacak zamanım,inleye inleye koşuyorum.sesimi kimse duymuyor.beklemek ve bilmemek,nasıl kalın bir boşluk örüyor hayatıma,görüyor musun?hangi yola sapacak olsam,sonunun ne olduğunu görmeye kalmadan,zaten kazanmak hiç yok ki diyip olduğum yere diz çöküyorum.istediğimse sessiz,mutlu bir huzur yalnızca.bunun için bütün çektiklerim.ve işin kötüsü,keskin yanı;onu nerede bulacağımı öyle iyi biliyorum ki.insan nerde olmak istediğini,neyi nasıl yapacağını,nasıl kazanacağını bilerek yaşıyorsa,bunun nesi kötü ki diyeceksin,ne mutlu sana.fakat beni ürküten de bu kesinlik işte.çünkü bu kesinlik diğer bütün alternatifleri silip süpürüyor.karşısında farklı görünen,başka yolları işaret eden hiçbir iz bırakmıyor.ve bana ne başka bir memlekette,ne de başka bir iklimde yaşama şansı bırakmayacak,biliyorum.farklı bir mekana zoraki bir gidiş,bile bile ipe yürümem olacak.ya her şeyden bu kadar eminken,yolumu bu kadar bilirken ve sahip çıkmak adına avaz avaz bağırıyorken;hayatın kendini bilmez ve hadsiz bir cüretle önüme attığı,birkaç densiz hesap yüzünden vurulup gidersem?gözlerimi hiç aralamak istemediğim başka bir dünyanın sığıntı bir köşesinde açmak zorunda kalırsam?bütün yolların başlangıcı olduğunu bildiğim o noktanın sandığımdan ve döktüğüm kanların yeterliliğinden çok daha uzakta olması gibi bir durumla,bir gün burun buruna gelmek;beynimin ve bütün mekanizmanın-yüreğimle birlikte-çöküşü olur.parça parça olurum.böylesine dayanamam.öyle mevsimsiz,sürülmüş rüzgarların,sora sora bitmez soruların zamanındayım,öyle bir haldeyim ki;ses ve yardım geçirmez gibi görünen bu boşluğu yıkıp atmaya belki de yetebilecek bir taşı fırlatabilmeye bile gücüm yok sanki.kabuslarımı kimse bilmiyor.ah,içten,coşkun ve inanç yüklü dalgaları seyretmenin tadına varıp,gönül kuşunun kanatlarına değmek,kıvılcımlarla oynamak,susup kalmak ve sessizliğe koyvermek var aklımda…ben,beni evrenin canına değdirecek başlangıcı içinde saklayan,o deniz kabuğuna dokunabilmek için batıp batıp çıkarken,
sen de;kumral küçük bir çocuğun,o duymayı çok istediğim şarkılarını söyle bana.onun ağzındanmış gibi…
çok asırlar önce;üzgün yüzlü,mança’lı şövalye don kişotun gün gelipte nasıl aslanlar şövalyesi olduğunu anlat.
Anlat abi de,dinlerken tıngır mıngır geçsin zaman…

Thursday, February 8, 2007

öfke

Her şey sahtelik üzerine oynanıyor.asırlık insanlık kuramlarını bu kadar önemsemeyin artık.geçerliliği kanıtlanmış teorileriniz mide bozucu.takındığınızda beyefendilik ve hanımefendilik kanunlarını hakkıyla yerine getirdiğinizi sandığınız,şekli bozuk maskelerinizi bir kenara bırakın.ve yüzüme gerçek bakın.aslında hayır.bu söylediklerim fazlaca iyimser oldu.çünkü bunların becerdiklerini sandıkları şeylerin beyefendilik ya da hanımefendilikten ileri geldiği falan yok.düpedüz düzenbazlık kokuyor tüm bunlar.veya bir diğer adı korkaklık bunun.
kendinizi bu kadar ağırdan satmanız,ve ucuza kiraladığınız rollerinizi bu kadar iyi oynamanız samimiyeti öldürüyor.kurallara bu kadar uymak zorunda değilsiniz.anlamıyorsunuz.ince hesaplarınız ve düzenciliğiniz neticesinde sergilediğiniz şu lanet yüz mimiklerinizden,cevapsızlıklarınızdan,göz kaçırmalarınızdan,bahanelerinizden,ve ağzınızda bakla kayırışlarınızdan tiksiniyorum.kanunlara uyuşunuz neticesinde ortaya çıkan her sahtelik;umuduyla karasıyla,iyi olanı kötü olanıyla,felaketiyle mutluluğuyla aklımın içinde karmakarışık hesaplarla başlayacak bir yolculuğa dönüşüyor.ben sizin kurallarınızla işleyen oyunlar kurmaktan ve içlerinde yer almaktan kaçıyorum.nefes aldığım her an,samimiyetin ve gerçekliğin altını çiziyorum.

‘’--…?
(rastlanması çok muhtemel olduğunu sandığım gündelik bir kareden alıntı...
bunlar iki kişiler.biri diğerine bir soru sordu.fakat yanıt gelmiyor.vatandaş inatla susuyor.çok kuralcı,belli.diğerininse oyun oynamaya hiç niyeti yok.doğrularıyla ve hakikatleriyle dimdik yürümeyi inat bellemiş,yürekli bir tip.(ötekinin yanında ne işi varsa böylesinin…)yazık ki bir yandan sessizlikle savaşmakla,diğer yandansa olayı kavrayıp artık bir neticeye varmak konusundaki ısrarını sürdürmekle meşgul.şimdi yolun son virajında,öfkeli bir bitişi yaşarken,son olarak birkaç çift laf edecek.)
--sana sorduğum,çok basit bir soruydu sadece.yalnızca konuyla ilgili ne hissettiğini ve akışıyla ilgili düşündüklerini bilmekti istediğim.sonrasında ağzından çıkacak net birkaç kelimeye göre bende ne yapacağıma,hayatımı nasıl devam ettireceğime bir karar verirdim.(aman ne iyi.olayı yırtıp atmanın en az hasarlı yoluydu işte bu.)
niye bana bu kolaylığı sağlamıyorsun?ne yapacağını bilmez bir şekilde şapşal şapşal gözlerinde asılı kalmak kadar acıtanı yok biliyor musun?en kötüsü de şu;gözlerinde edindiğim yerin benim için,rollerimiz icabı öfkeden başka bir ifadesi yok ve şu dakikalar sen bana acıyorsun.sen susarken ben gittikçe ufalan acınası bir yaratığa dönüşüyorum,doğru mu?hayır,bir insan bu kadar küçülmemeli.ve sen insanlık çizgilerinin bu kadar gerisinde durmamalısın.yalnız bir dakika.burada duralım.küçülen ben değilim ki.olay burada çözülüyor işte.bu sonu gelmezmiş gibi görünen sürünceme ve sessizlik anında rolü asil ve dokunaklı olan benim,ezilip hor görülen ise sen. sizler bu gerçeğin kıyısına bile varmazsınız elbette.ve biliyor musun,bal kavanozunu yalayan ve ağzında bal tadını hisseden bir aptaldan farksızsın şuan.tam bir sefaletsin!ve buna rağmen kendini onurlu hissedip,küçülenin ben olduğu konusundaki kafanda düzdüğün kandırmacalarınla kendini dört köşe hissettiğinden eminim.bu sezgimden ötürü suratına tükürmek konusundaki hıncım ve midemdeki karışıklık daha bir artıyor.fakat bir yandan da biliyorum ki kalkıp bunu yapmam olası bile değil.bu nedenle şuanki sinir gerginliğime katlanmak zorundayım.
Bir de sizlerin,kendini söylenmemiş-hiç anlatılmamış masalların kahramanı ilan etmiş bir hali vardır hep.işte yeryüzündeki huzur ve karşılıklı güven ortamı ancak,sizin gibileri ortaçağın kızıl alevlerine sürgün etmekle sağlanabilir.merak etmeyin,maskelerinizin artıkları ardınızda yenik saydığınız asiller tarafından büyük bir zevkle kül denizine bırakılacaktır…’‘

Tuesday, February 6, 2007

Cevabı hiç gelmeyecek bir merak için

Düşlerimi ne diye kovalıyorsun ki,
merakım hiç dinmiyor;
niye zincirlerle kardeş olduğuma.
ki
mekanımın duvarlarını yıkıp
yüzüme vuran güneşi nasıl örttün?
Bildiğim tüm yolların yarısında yığılıp kalmalarım,
bütün o gidip gidip dönmeler,
gidemeyişler,
boğazımda sıkışıp kalmış
dillendiremediğim bütün o paragraflar;
içinden çıkılmaz ne boyutta bir trajedi halini alıyor her yeni günde,
nasıl ağır geliyor,
kabullenemiyorum
bir bilsen...
Kırık dökük sorularla,
hiç dinmeyen bekleyişleri yaşayan
dilsiz,en loş ve yorgun istasyonlarda
nasılda kaybettin sesimi trenlerin tıkırtısıyla?
Ne diye emanet ettin ki beni ıssız köşelere,
benliğimi buruşturup sanki
nasılda yıktın duvarlarımı?
merak ediyorum...


*kağıda geçtiği ilk tarih için bir yılı aşkın takvim yapraklarınca geriye gitmek gerekiyor.elime gelip okuyunca bir garip hissettim şimdi.amma da kalbi kırık birkaç satır olmuş bunlar.cevabı hiç gelmeyecek bir merak için yazmışım vaktinde.sağımda solumda gördüklerime bağırdığım bir dönem.soru işaretlerinden yapılı,olmayan insanları vücutlaştırmış boğuşuyordum.boşluktan başka ifadeleri yoktu halbuki.
“beş kuruş mu bedelin?
al sana benden dokuz kuruş.çok bonkörümdür ben.başıma patlayacakları hiç düşünmem,görüp görebileceğin en iyi niyetli salaklardanım merak etme.bu yüzden rolünü oynarken rahat ol.canımı nasıl kurtarmam gerektiğini öğrendim az çok.en azından beni çukura attığın an -tam anlamıyla çıkmayı beceremesem de,ya da bu uğraş epeyce zaman alacaksa da-nasıl çıkmam gerektiğine dair fikir yürütebilirim.”
olmayan seslerin yankılarıyla işte böyle oyunlar sahneleniyordu.sahneye çıkıp da ufalıp kalmanın utanmış heyecanı var şimdi cebimde.perdeler kapandığında göz gözeydik bütün salonla.Yüzlerden,ve yüzlerin taşıdığı anlamlardan ödüm kopuyordu.-insanlık tarihi boyunca yapılan genellemelere göre ancak zayıf insanlar bu duruma düşebilirdi.-eli ayağına dolaşmış,gözyaşlarını gizlemeye uğraşırken gülmekten öldüren bir hal alan,tam bir aptal gibiydim..duygularım ayaklanmış gidiyordu.ama ben sahnenin orta yerinde kilitli duruyordum.(((dostoyevski yazmış,henüz okudum.şöyle:
““korktuğunuz,bir şeyden ürktüğünüz zaman zihniniz bütün gücüyle çalıştığı halde eliniz-ayağınız kesilir.Önleyemeyeceğiniz bir tehlike karşısında,diyelim üstünüze bir ev yıkılırken,olduğunuz yere yığılır kalır;gözlerinizi kapayarak başınıza gelecekleri beklersiniz.ne tuhaf ki;böyle son anlarında insanların bayıldığı pek görülmemiştir.tam tersine,beyin büyük bir uyanıklık ve canlılık içinde kurulmuş bir makine gibi çalışır.””)))
o an bende canımı kurtaracak cinsten bir şeyler yapmalı,en azından içeri sızmanın mümkün olmadığı bu aralıkta birkaç kuru sıkı atarak durumu kurtarmalıydım.fakat ne var ki ben,aslında yüreğimle bir bütün olarak devleştirdiğim ahmaklığımı koyuyordum ortaya.ondan bundan farklıydı işte.aynaya bakmak zorunda kalışlar,belki de ilk yere serilmelerdi,tamam.fakat tarafımca sırtlanılması ve çekilmesi gereken birkaç gece,insanlığıma yüklediğim değerlerin sermayedarı oldu.iyi ki de oldu.kıymet biçtiklerime sahip çıkmayı ve yere diz çöktüğüm zaman yapılması gerekenleri öğrendim.((‘kalkmayı becerebilene kadar beklemeli,sonra yoluna devam etmeli insan…’. -tabi bu işi inanarak yapmalısınız.yoksa kalktığınızı sanıp boşa adımlar atarken bulursunuz kendinizi-.panik yapma.kalkacaksın.acele etme.sadece biraz metanet.en iyisi şart değil,kendini sakın yorma.anında koşmayı becermeyi falan da bekleme zaten. Bu noktada her ne kadar biraz bireysel bir özellik yani;kendi kendini onarma katsayın devreye giriyor olsa da genel anlamda nefes alıp vermek için biraz çaba göstermen yeterli olacak. itaat edip,zamana ve sessizliğe sığınıp bekleyeceksin.kendini kalktığında gerçekten bitmemiş ve yürüyebilir,biraz olsun tebessüm edebilir bulmak içinse bu süre zarfında yapman gereken tek şey kendini boşluğa emanet etmemek.çünkü boşlukta hareket kavramı sıfırdır.ses yayılmaz.))
salondakilere gelince.ben,yani en fakirleri,hepsini yere serdim.-yaşamımın kalan kısmında da kendi çapımda bu konudaki acımasızlığımı sürdürmeye devam edeceğim.-gayet rasyonel ve kudretli bu kimseler hayatın içinde şüphesiz en zavallılardır aslında.yerleşmiş ilkelerinin tartışılabilirliğine kulak asmazlar.-belki de kafaları olmadığındandır-inanılmaz ve muazzam büyüklükteki kapsüllere yerleştirdikleri inanç ile bağlarını koparmış,hırs ve güç duygularıyla yıkadıkları gerçeklerine kendilerini kaptırmış,yüzlerine okkalı bir tükürüğü hak etmiş kimseler;bakın ne söylüyorum:
biz insanların yaşayabilmeleri için gerekli olan tek şey daima yükseklerde nefes almak değildir.neden herkes bu kadar asil olmaya çalışıyor?duygusal verimliliği onursuzca bir girişimmiş gibi algılamanıza gerek yok.başınıza gelebilir felaket senaryolarını fazlasıyla büyütüyorsunuz.insan bazı virajlarda karşısındaki için gurunu ardına katıp,kendini hiçe sayıp gaza basıp vites geçirmeyi bilmeli.bunu küfür olarak algılamanıza gerek yok.bazıları vardır ki onlar için risk almanız gerekir.attığınız bu adım ebedi huzurun anahtarıdır.
nizamından yorulmadan,hiç koparmadan sevmektir,inanarak peşinden gitmektir yaşamak.hiç değişmeden ve güzelliği yitirmeden aynın kalabilmektir,kıymetlinin peşinden yırtılarak koşmayı bilmektir.bilimsel gerçeklere kulak asmayın.ve bana acıyan yanlarınızla “ah ne temiz çocuukk” şeklinde bakmayın.tüm bunları saflığımdan ya da çocukluğumdan söylediğim yok.sevilesi ya da masum görünmeye de çalışmıyorum.iyi ile kötüyü,aptalca veya akıllıca olanı ayırt edebilmek için pek tabi geçerli bir yeterliliğe sahibim bende.fakat bildiğim şu ki benliğim bana asıl önde giden tek şeyin yürek olduğunu işaret ediyor.gerisi boş.