Tuesday, February 6, 2007

Cevabı hiç gelmeyecek bir merak için

Düşlerimi ne diye kovalıyorsun ki,
merakım hiç dinmiyor;
niye zincirlerle kardeş olduğuma.
ki
mekanımın duvarlarını yıkıp
yüzüme vuran güneşi nasıl örttün?
Bildiğim tüm yolların yarısında yığılıp kalmalarım,
bütün o gidip gidip dönmeler,
gidemeyişler,
boğazımda sıkışıp kalmış
dillendiremediğim bütün o paragraflar;
içinden çıkılmaz ne boyutta bir trajedi halini alıyor her yeni günde,
nasıl ağır geliyor,
kabullenemiyorum
bir bilsen...
Kırık dökük sorularla,
hiç dinmeyen bekleyişleri yaşayan
dilsiz,en loş ve yorgun istasyonlarda
nasılda kaybettin sesimi trenlerin tıkırtısıyla?
Ne diye emanet ettin ki beni ıssız köşelere,
benliğimi buruşturup sanki
nasılda yıktın duvarlarımı?
merak ediyorum...


*kağıda geçtiği ilk tarih için bir yılı aşkın takvim yapraklarınca geriye gitmek gerekiyor.elime gelip okuyunca bir garip hissettim şimdi.amma da kalbi kırık birkaç satır olmuş bunlar.cevabı hiç gelmeyecek bir merak için yazmışım vaktinde.sağımda solumda gördüklerime bağırdığım bir dönem.soru işaretlerinden yapılı,olmayan insanları vücutlaştırmış boğuşuyordum.boşluktan başka ifadeleri yoktu halbuki.
“beş kuruş mu bedelin?
al sana benden dokuz kuruş.çok bonkörümdür ben.başıma patlayacakları hiç düşünmem,görüp görebileceğin en iyi niyetli salaklardanım merak etme.bu yüzden rolünü oynarken rahat ol.canımı nasıl kurtarmam gerektiğini öğrendim az çok.en azından beni çukura attığın an -tam anlamıyla çıkmayı beceremesem de,ya da bu uğraş epeyce zaman alacaksa da-nasıl çıkmam gerektiğine dair fikir yürütebilirim.”
olmayan seslerin yankılarıyla işte böyle oyunlar sahneleniyordu.sahneye çıkıp da ufalıp kalmanın utanmış heyecanı var şimdi cebimde.perdeler kapandığında göz gözeydik bütün salonla.Yüzlerden,ve yüzlerin taşıdığı anlamlardan ödüm kopuyordu.-insanlık tarihi boyunca yapılan genellemelere göre ancak zayıf insanlar bu duruma düşebilirdi.-eli ayağına dolaşmış,gözyaşlarını gizlemeye uğraşırken gülmekten öldüren bir hal alan,tam bir aptal gibiydim..duygularım ayaklanmış gidiyordu.ama ben sahnenin orta yerinde kilitli duruyordum.(((dostoyevski yazmış,henüz okudum.şöyle:
““korktuğunuz,bir şeyden ürktüğünüz zaman zihniniz bütün gücüyle çalıştığı halde eliniz-ayağınız kesilir.Önleyemeyeceğiniz bir tehlike karşısında,diyelim üstünüze bir ev yıkılırken,olduğunuz yere yığılır kalır;gözlerinizi kapayarak başınıza gelecekleri beklersiniz.ne tuhaf ki;böyle son anlarında insanların bayıldığı pek görülmemiştir.tam tersine,beyin büyük bir uyanıklık ve canlılık içinde kurulmuş bir makine gibi çalışır.””)))
o an bende canımı kurtaracak cinsten bir şeyler yapmalı,en azından içeri sızmanın mümkün olmadığı bu aralıkta birkaç kuru sıkı atarak durumu kurtarmalıydım.fakat ne var ki ben,aslında yüreğimle bir bütün olarak devleştirdiğim ahmaklığımı koyuyordum ortaya.ondan bundan farklıydı işte.aynaya bakmak zorunda kalışlar,belki de ilk yere serilmelerdi,tamam.fakat tarafımca sırtlanılması ve çekilmesi gereken birkaç gece,insanlığıma yüklediğim değerlerin sermayedarı oldu.iyi ki de oldu.kıymet biçtiklerime sahip çıkmayı ve yere diz çöktüğüm zaman yapılması gerekenleri öğrendim.((‘kalkmayı becerebilene kadar beklemeli,sonra yoluna devam etmeli insan…’. -tabi bu işi inanarak yapmalısınız.yoksa kalktığınızı sanıp boşa adımlar atarken bulursunuz kendinizi-.panik yapma.kalkacaksın.acele etme.sadece biraz metanet.en iyisi şart değil,kendini sakın yorma.anında koşmayı becermeyi falan da bekleme zaten. Bu noktada her ne kadar biraz bireysel bir özellik yani;kendi kendini onarma katsayın devreye giriyor olsa da genel anlamda nefes alıp vermek için biraz çaba göstermen yeterli olacak. itaat edip,zamana ve sessizliğe sığınıp bekleyeceksin.kendini kalktığında gerçekten bitmemiş ve yürüyebilir,biraz olsun tebessüm edebilir bulmak içinse bu süre zarfında yapman gereken tek şey kendini boşluğa emanet etmemek.çünkü boşlukta hareket kavramı sıfırdır.ses yayılmaz.))
salondakilere gelince.ben,yani en fakirleri,hepsini yere serdim.-yaşamımın kalan kısmında da kendi çapımda bu konudaki acımasızlığımı sürdürmeye devam edeceğim.-gayet rasyonel ve kudretli bu kimseler hayatın içinde şüphesiz en zavallılardır aslında.yerleşmiş ilkelerinin tartışılabilirliğine kulak asmazlar.-belki de kafaları olmadığındandır-inanılmaz ve muazzam büyüklükteki kapsüllere yerleştirdikleri inanç ile bağlarını koparmış,hırs ve güç duygularıyla yıkadıkları gerçeklerine kendilerini kaptırmış,yüzlerine okkalı bir tükürüğü hak etmiş kimseler;bakın ne söylüyorum:
biz insanların yaşayabilmeleri için gerekli olan tek şey daima yükseklerde nefes almak değildir.neden herkes bu kadar asil olmaya çalışıyor?duygusal verimliliği onursuzca bir girişimmiş gibi algılamanıza gerek yok.başınıza gelebilir felaket senaryolarını fazlasıyla büyütüyorsunuz.insan bazı virajlarda karşısındaki için gurunu ardına katıp,kendini hiçe sayıp gaza basıp vites geçirmeyi bilmeli.bunu küfür olarak algılamanıza gerek yok.bazıları vardır ki onlar için risk almanız gerekir.attığınız bu adım ebedi huzurun anahtarıdır.
nizamından yorulmadan,hiç koparmadan sevmektir,inanarak peşinden gitmektir yaşamak.hiç değişmeden ve güzelliği yitirmeden aynın kalabilmektir,kıymetlinin peşinden yırtılarak koşmayı bilmektir.bilimsel gerçeklere kulak asmayın.ve bana acıyan yanlarınızla “ah ne temiz çocuukk” şeklinde bakmayın.tüm bunları saflığımdan ya da çocukluğumdan söylediğim yok.sevilesi ya da masum görünmeye de çalışmıyorum.iyi ile kötüyü,aptalca veya akıllıca olanı ayırt edebilmek için pek tabi geçerli bir yeterliliğe sahibim bende.fakat bildiğim şu ki benliğim bana asıl önde giden tek şeyin yürek olduğunu işaret ediyor.gerisi boş.

No comments: