Saturday, November 25, 2006
Böyle aşk çekilmez ki
Dert edindim olur olmaz yere.Kuleler,kaleler,duvarlar olsun istemedim çünkü.İstediğim sadece;tebessüm etmeyi bilen yüreklerdi,anlayıştı.Hiç barışamadım kuru inatla,gururla kaynaşamadım.Onun hikmetinden midir ki,dönüp gitmeleri kavrayıp;bir türlü kabullenemedim.
Bilemedim…
Cevabı yok sorularla boğuşmayı,ezilmeden dim dik durmayı,tahammül etmeyi beceremedim.Çok içerlerde kalmış,hırçın bir öfke hiç dinmedi yüreğimde.Bir istasyonda bekledi hep.Trenler geldi,trenler geçti.Tanıdık olanın kokusunu duydukça,suretini gördükçe hep çığlık attım.Trenlerin tıkırtısına karışıp gitti hep seslerim,duyuramadım.Uğraştım;emeğin ve samimiyetin peşinde koştum.Aradım,kapılar açtım kapılar kapattım. Gerçek olanı yakalayabilmek,demir atılası esas limanı yakalayabilmek inadıyla bir don kişotluğum eksikti (sanki çok lazımmış gibi)gittim bir de ona bulaştım.Oysaki her seferinde kendi payıma düşenler,kırık kanatlar takmak ve nerden başlayıp nerde son bulacağını bilemediğim yenilgilerdi. Gülüşlerin sürgün edileceğini,örseleneceğini ben nerden bileyim…
Sonra çareler arayışına giriştim her gece yastığımla didişmelerime.
Ahali yardım severmiş,eksik olmasınlar koşup yetiştiler ya,halime acıyıp insafa geldiler.Alemden insaf;gecenin zulmüyle tanışmakmış.Buymuş payıma düşen.Neyse karşıladık geceyi,tanıştık.. Şimdi de kurtaramıyorum yakayı.Ben bıktım usandım karanlığından o benden yılmadı.Çok sevmiş beni.Azimli aşık çıktı.En ağlamaklı yakarışları yapıyorum,çekip gitmiyor bir türlü baksana…
Dünyayı içeri alamadık…
Değil koşmak,yürüyecek halim yok gibiyim.
Yordun beni,
peki ya nasıl edeceğiz şimdi?
Surların delinmez senin.
Geçitlerin dar...
Bak,sığamadık ikimiz.
Kapıların sürgülü,yolların bilinmez,
Güneşlerin karanlık...
Okyanus misali yalnızlığın,
Aşıp sokulamadım ki
Gücüm dokunmaya hiç yetmedi…
Yüreğinde inatçı olmazlar,öfkeli iktidarlar
Umudu gömüp,yürüme emri veriyorlar.
Madem öyle
ben kimseler görmeden düşeyim yollara artık,
geç olmadan.
Malum şehir yabancı,hiç bilmediğim türden.
Kaybolurum yoksa,
yol bulamam geç kalırsam
Sana biraz daha kalırsam,
Yitiririm
Gözlerimden de olurum
Biter gözlerim
Bir daha kimseye saklayamam…
Hazır gece henüz çökmemişken,
kalkıp gitmek mi lazım...?
Friday, November 24, 2006
Sen bunu hep yapıyorsun
Her ne vakit elime alsam seni
Bir yerlere değip geçmeden,
Kovalamadan edemezsin zaten…
Şimdi de
‘Hürriyete Doğru’ dedin,
Dokundun,
Düşürdün aklıma.
İyi mi ettin,
Ne diye duyurdun şimdi hürriyetini bana?
Güneşleri sırtlayıp
Gidemem ben.
Dalgaları silkeleyemem,
Okşayamam ağları
Sevemem pul pul balıkları.
Deniz kızları beklemez beni,
Adımı bilip sormazlar bile…
Doğruların sahiline oturup,
Kumdan kaleleri yıkamam
Dinleyemem martıları.
Kopan kıyametleri karşılayamam,
Bakamam gelin halaylarına uzun uzun,
Aldıramamazlık yapamam.
Varamam saadete;
Sevinemem.
Yollara düşemem,
Tutamam kürekleri.
Dümenleri,yelkenleri sırtlayıp
Bağıramam vira vira diye.
Ah sevdiğim şair
Ne diye titretirsin böyle,
Saklamaya çalıştığım,
Utanmaz,pişkin sızıları…
Sesi bile yok,o kadar aciz.Düşürdüğü hallere bak bir de...
Niye böyle nefesim kesiliyor ki benim?Niye bu şaşkınlık,bitkinlik,güçsüzlük...
Yolları bir türlü seçemeyişim neden?
Peki biraz daha az sokulsam gerçeklere,ve böylece biraz daha uzak olsam,az yorulsam olmaz mı?
Kaç kopya olduğumu bile kestiremeyecek kadar uyuşuyor bazen beynim.Kaç taneyim ben?Bir darbe vursam tepeden suretime,kaç ben daha çıkar acaba benden?Aynadakinin ne kadarı benim,ne kadarı payıma düşmüş biçilmişler?
Rollerimden biraz olsun vazgeçsem,vazgeçebilsem yada en azından bunu deneyebilsem;yine,hep bilen kişi olmak zorunda bırakılır mıyım ki?…
İnsanlar tarafından sürekli,güçlü ve cesaretli anılmaktan da bıktım.
Bıkıp da sesimi yükseltemeyişlerden,
Dehlizlere kaçıp saklanıp,kimseye anlatıp söylemeden mücadele verişimden(Hoş,kimsenin bir şey anlamasını da beklemiyorum gerçi ama…),
Gerçeklerin peşinde iz sürüp neticesiz eldeler edinmekten,
Beklemelerden,
Ve hatta umut etmekten
Işıklı şehirlere iz sürememekten de usandım.
Ne yaşadığının ne de ölmüşlüğünün farkında,ağlak bir yüz ifadesi kendinden nefret ettirdi artık bana.Talan olmuş ve erteleyişlere emanet edilmiş adımı,ne yapıp edip dik tutmaya çaba sarf etsem de,yorgunluğa ve düşünüşlere yenik düşüyor bedenim,yarı yolda kalakalıyorum.Olduğum,durduğum yerdeyse sesi duyulmaz bir mücadele ve kavga devam ediyor.Dünyanın genişliği olabildiğine canımı yakıyor,sonsuz bir mavinin sahibi gökyüzü ciğerlerime doluyor.İstekleri,ve artık bir ütopya halini aldığını düşündüğüm umut düşleri sürekli ertelemek zorunda kalmak,ucu başı görünmez bir,sonralara bırakmanın ızdırabı ellerimi uyuşturmaya ve ipleri bir anda koyverdirmeye yetiyor.
Ne telaşlı bir nehirmiş,ne pis bir illetmiş bu Allahım.
Pişkin,kalleş ve bir o kadar sesten arınmış,sağır bir nehir…
Akıp gidiyor boylu boyunca.
Hiç sevmem böyle içten pazarlıklı olmaları,gizli kapaklı karar verişleri,insan bükmeleri,kırgınlıkları.Hiç sevmem inadı,geriye katışları,hesapsız ve tek taraflı karar almaları,
Hiç sevmem asık suratı,insafsızlığı,
Hiç sevmem;iktidarları tepeden inme standartları,yönetmenleri hiç sevmem…
Anahtarlar gibi açıcı,sökücü ve bağışlayıcı olmalı,sığınmalara ve en derin sıcaklıklara göz kırpmalı sesler.
Sesler ses yapmalı,harfleri boyamalı.
Ortalarda kalmamalı.Ya susup-gitmeli ya da konuşup-gelmeli.
Kalleş nehrin suları misali,içten içe hüküm verip,karar alıp,bencilce akıp gitmemeli sesler,hesapsız ve can yakıcı heceler oluşturmamalı…
Ortalarda kalmamalı sesler,kelimeler,
Meydanlarda heba olup,kim vurduya gitmemeli.Kıymetleri,kadirleri bilinmeli,sarıp sarmalanmalı…
Nehir kalleş,nehir sessiz,nehir insafsız.
Nehir burnunun dikine,istediği yönde istediği kanalda akıp gidiyor.
Ve ben;
Süresini,zamanını ve yönünü bir türlü bilemediğim bu yolculuğun neresinde olduğumu uyuşmuş beynimle çözemeyeceğim gibi geliyor.
Ve daha kaç gemi var içinde olmak isterken ardından el sallayacağım,nehrin kapıp götürdüğü…
Sunday, November 19, 2006
BİR DÜNYA GERÇEĞİ; AFGANİSTAN
Haşhaş ekiminin fazlalığı elbette ki, ancak silahlı çetelerin ceplerini doldurmaya yetiyor. Halka yine sefalet, cehalet,ve açlık düşüyor.Sefalet, cehalet ve geri kalmışlığın kol gezdiği ülkede, aslında haşhaş bitkisinin halk arasında farklı kullanım alanları da var. Sağlık alanındaki hizmet yetersizliği halkı kendi başının çaresine bakmaya zorlamış. Bunun sonucunda da haşhaş bitkisi halk arasında asırlardır ağrı kesici madde olarak kullanılıyor. Ülkede sefalet diz boyu olduğundan, anneler açlıktan ağlayan çocuklarına afyon yutturarak açlığın çığlıklarını ört pas ediyor. Afyonu alan çocuk uyuşuyor ve sesini kesiyor. Böylelikle bağımlı sayısında her geçen gün artış yaşanıyor.
İleride ne olur bilinmez ancak, Afgan halkı eğer kendilerine yeterli destek verilmezse başka seçenekleri olmadığından haşhaş ekimine devam edecektir. Üretimin artması sonucu terör örgütlerinin ve silahlı çetelerin cepleri dolmaya devam edecek, halk üzerinde her türlü baskı ve zulüm tırmanışa geçecek, sonucunda da özlenen demokrasi bir türlü hayata geçemeyecektir. Bilinen bir gerçek var ki; ya bu afyon tümden dünyayı bitirecek, yada Afgan halkı bütün dünya hükümetlerinin ve barış örgütlerinin el ele vermesi sonucu afyonu bitirecek...
YELKENLERİ RÜZGARA HEDİYE ETMEK…
Genellikler diyarında genelliklere yenik düşmenin acısı bir yana, birde seni herkesden farksız kılmaya uğraşan bir dünyada, top tüfek kendin olarak kalabilmenin savaşını veriyor olmakta umutları yıldırıp, kıyılardan kovalayan başka bir gerçektir.. İncitilmiş ve parçalanmış gülüşler, yitik kürekler ve nadasa bırakılmış bir can.. Ve insan kendi kendine sorar; tanrım; bu bir hayal midir, yoksa herkesin zaman zaman hissettiği geçici bir ebediyet midir? Nedir etrafıma tel örgüler çeken, beni dipsiz kuyulara vurduran, kan revan içinde koşturan diye… Cevabı da kendi gibi çelişkilerle dolu olan koskoca bir çığlık, düğüm olmuş boğazda, uykulara gömülmek istersiniz…
Bedenimde biri var; geleceğimi dünlerime armağan eden biri sanki… Hayaller hep güzel, ama yaşam bir drama sanki… Ve daha binlerce defa sankilerle süslenmiş cümleler kovalıyor birbirini... Güneş hep yalanları mı kovalamalıydı, gece hep sahtelikleri mi örtmeli.. Dizeler mi söylemeliydi hep umudu, kitaplar mı barındırmalı sonsuz sevgileri… Gerçek nerde? Kimin elinde? Bir kaçakçı düşmüş yollara, toplamış gitmiş nerde ne anlam varsa… Ben olsaydım kaçakçı; dizelerin peşinde. Ben olsaydım; sevgilerin, gerçeklerin ardında…Bilirdim en azından; kimde, neyin gerçek olduğunu.. Bilirdim de öyle düşerdim peşine… Sonrada hiç acımadan, hiç kayıp vermeden sürdürebilirdim yaşamımı.. Acımazdım insanlardan yana, acımazdım sahtelikler yüzünden. Kimsenin gücü yetmezdi o zaman seçimlerimi çoğunluğa hediye etmeye.. Kimse giremezdi düşlerime… Bulut olur uçardım o zaman, gülerek yudumlardım yalın yağmurları, sefil çocuklara toplardım yıldızları…
…Sonsuz bir savaşı vermekle yükümlüsünüz yaşam boyu insan kardeşlerim, ve bir kaçakçı olabilmenin özlemini duymakla.. Sefil çocuklara yıldızlar topladığınız anları rüyalara hapsetmek zorundasınız.. Bir kırık yelkenli elinizde, akıntıya karşı yolculuk etmek zorundasınız.. Dünyanın bildikleri gibi olmadığını anlatmak zorundasınız çocuklara.. Var olan kurguların içinde yerinizi almak zorundasınız, sunulmuş özgürlüklerle yetinmek zorundasınız.. Çünkü yeni bir dünya kuramazsınız, başka bir deniz bulamazsınız insanlar…
İnsanlar;
Bağırmak zorundasınız çığlıklara;
‘Ey çığlık çek git artık!’ demek zorundasınız…
Genellikler neyi öngörüyorsa, aynı oranda acı duymak, tel örgülerle yaşamak zorundasınız..
Umut edin insan kardeşlerim;
Korkaklığınız yenilirde belki; genellikler karışır gider bir gün; unutulan zamanın, hor görülmüş, ağlamaklı, dışlanmış sokaklarına….