bulutlar da sevişir...iki kişilik bir bütün olur,kimseye sezdirmeden..
Doğdum. heves ettim, büyüdüm.
eskiler aldım, alıp yıldızlar yaptım. musikiye bayıldım.
hep uzun uzak yolları tarif ettim. oralara gitmek istedim. yorulmadım. inatlaştım. kavga ettim. inandım,yanıldım. kararlar aldım. seçimler yaptım. aşık oldum. ağır ağır heceledim adını. sindirdim. çiçek isimlerini ezberlemeye yemin ettim. öylesine yaşamak istemedim. en derinlerime kadar hissettim. acı çektim. acı verdim. acı çekecek yerlerimi yok etmeden acıyla baş etmeyi öğrendim. ya da öyle sandım diyelim. çünkü birden alaşağı buldum kendimi. savaşmayı denedim. bunun bilinçli yapılabilecek bir şey olmadığını anladım, olacağına bıraktım.
insanlardan kaçtım.
bir dip balığı olarak içi deniz dolu cam kesisi bir akvaryumun içinde yaşamaya karar verdim.
camdan bir fanusa doldum.
biraz su biraz balık.
işte balıklar. işte balıklar. işte balıklar.
Burası güzeldi. gemiler gördüm armaları vardı.
işte armalar. işte armalar.
armaların ardına saklandım. akıntının yönünün tersine durup hayatın çizgisini aradım. arada başımı kaldırdım. ışığın geldiği yöne baktım. gökyüzü yukarıdaydı. çok yukarıda.
gökyüzünü gördüm, ışığı gördüm. yüzüme gün ışığı vuruyordu.
Bir dakika,ama ben burada yalnızca biraz su biraz balıktım. hey denizin üst katında oturanlar! neler oluyor böyle?
Huyum değişmeye mi başladı. ?
Yüzüme gün ışığının vurduğu o andan sonra denizin üst katında oturanlar aklımı çeldi. geri dönüşümün olmayacağının farkındaydım artık. işte, kahretsindi, olacağı buydu.
Çünkü başka çağların derinliklerinde yaşayan,kendi ışığını içinde taşıyan bir ayna olmaya özenmeye başlamıştım bile. özendim. çok özendim.
o başka çağlar, yukarıdaydı. denizin en üst katındaydı. küçük çirkin bir dip balığı olarak, denizin o en üst katına doğru yüzmeye başladım.
denizin en üst katına vardım.
burada kendi ışığını içinde saklayan bir ayna oldum. yüzümü güneşe döndüm. ah, o da ne! Birden yanmaya başladım, hafiften acı duymaya. Bir dakika,bu hiç hesapta yoktu.
aynaya ışıltı çarptıkça canım yanıyordu.
çünkü ben bir aynaydım. ışıltıysa çok sıcak. yansıyordu.
iyi de, ışıltı mı?
o da nerden geldi?
denizin en üst katında oturanlar ışıltılara ait olamazlar ki, onlar ışıltı taşımazlar ki. onlar kötüdür. onlar pistir. onların paçalarından sefalet akar.
ama bu adam..
burada bir adam vardı.
ışığımı içimde sakladığım yöne doğru bakıyordu tam. çok dikkatli bakıyordu. ışıltı da ondan geliyordu.ah.. kahretsin. yoksa aynamı mı görmüştü? evet. görmüştü. nasıl becerdi? neyse. evet, bana bakıyordu. gözlerini kırpmadan bakıyordu.
ah, bu adam çok güzeldi. en başta, çok zarif bir ifadesi vardı. sonra bembeyaz, öpülesi, geniş de bir alnı vardı. ama belki de en can alıcısı, bu adamın, saraylar gibi gözleri vardı.
saraylar gibi gözleri vardı.
bakamıyordum. çok korkuyordum. çünkü ben bir dip balığıydım ve yaşadığım yerde armaların ardına saklanırdım. böylece bana kimse zarar veremezdi. hoş, suyun altında kimsenin kimseye zarar verdiği de olmazdı. çünkü orda kimse kendinden başka kimse değildi.
Ama ben bir dip balığıydım.
Bir dip balığı,
maskelerin ve çiçeklerin aynı anda aynı yerde taşındığı bu kadar tezat bir dünyada,
üstelik saraylar gibi gözleri olan bir adama,
aşık olabilir miydi?
küçük dip balığı ya ölürseydi? çok korktu küçük dip balığı..
Ama bu adam,çirkin dip balığının gözlerini alacak kadar ışıltılıydı. ve daha önce hiç görmediği güzellikteki panayır yerlerinden geliyordu.
Adamın ellerinde define rengi deniz fenerleri vardı.
Ah, saraylar gibi gözleri vardı.
Saraylar gibi gözleri vardı.
daha fazla öylece kalabilir miydi?
ellerini iki yana bağladı, başını geriye doğru uzattı, teslim oldu küçük çirkin dip balığı.
No comments:
Post a Comment